Tecride karşı direnişin kaderi; ve bazı çok önemli işlerimiz

Açlık grevleri, 15’lerin ölüm orucuna başlamasıyla yeni ve çok kritik bir aşamaya yükseldi. Bu 15 devrimci zaten yüz günü aşkındır açlık grevinde olduğu için, eğer tecridi kırabileceğimize dair güçlü ve inandırıcı belirtiler ortaya çıkmazsa, onların da bizim de önümüzde fazla zaman olmayacak.

Açlık grevcileriyle dayanışmanın en temel meselesi zindandakileri ve dışarıdaki grevci ve ölüm orucu yapanları ölüme mahkum etmek isteyen faşist rejime karşı, bu dayanışma cephesini maksimum genişletmektir. Hiç bir sözde “ilke”, sözde “hassasiyet”, bu cephenin genişlemesine zarar verecek sekterliği haklı gösteremez.

Öcalan’ın üstündeki tecridin kaldırılması talebi, PKK Önderi’nin özgürlüğünü, şimdilik haklı olarak ön plana almadığı için “hukuki bakımdan asgari”, fakat politik bakımdan, bugünün koşullarında “azami” bir taleptir. Çünkü bu talep yalnız PKK Önderi’nin şahsıyla sınırlı değildir; şu anda faşist rejimin zindanlarında yatan bütün “politik tutsakları” da objektif olarak kapsamaktadır. “Başkaları bizi ilgilendirmez” diyenler olsa bile, benim görüşüm böyledir.

Direnişçilerin bu gerçeğin bilincinde olduklarına inanıyorum. Çünkü Öcalan’ın üstündeki tecride karşı çıkmak, tüm tutukluların haklarını savunmaktır; bunun tersi de doğrudur: tüm tutsakların üstündeki baskıya karşı çıkmak, Öcalan’ın haklarını savunmaktır.

Sanıyorum aceleyle yapılmış yorumlar bu gerçeği dikkate almıyor. “Tüm politik tutuklulara özgürlük” dediğimiz zaman, bunun kapsamına yalnızca “bizim sevdiklerimiz, savunduklarımız, bizden yana olanlar” girmiyor. Daha düne kadar bize düşmanlık eden ve fakat 15 Temmuz darbe provokasyonuyla görülmemiş bir tasfiyeye uğrayan ve akıl almaz işkenceler gören, sesleri solukları çıkmaz olanlar da giriyor.

Eğer biz, “politik tutsaklara özgürlük” diyen, ama ardından “PKK hariç” diye şerh düşenlere benzemek istemiyorsak, bu gerçekler üstünde düşünmeliyiz.

“Benzemek” neyse ne. Daha önemlisi şudur; Ölümleri önlemek ve tecridi kırmak için yalnız Kürt Özgürlük Hareketinin, sosyalistlerin ve tutarlı demokratların harekete geçmesi yetmez. Yetseydi, tecrit, Kürdistan’ın her yeri serhıldanlarla inlerken şimdiye kadar yüz defa kırılmış olurdu. Şimdi ise biz kendi güçlerimize “harekete geçin” çağrıları yapmak zorunda kalıyoruz. Açlık grevcilerinin direnişlerini başarıyla sonuçlandırabilmesi için, bu söylenenlerin dışında bulunan, belki çoğunluğu ile gelecekte de mücadele edeceğimiz geniş bir çevreyi “tecride karşı mücadeleye” çekmek gerekir.

“FETÖ” denerek zindanlara atılanların haline bir bakın. Açlık grevcilerinin anneleri zindanların önünde vahşi polis saldırılarına asil bir duruşla karşı koyuyor; Türk ordusunda görevli generallerin yarısı şu anda hücrelerinde uğradıkları işkencelerin, hatta cinsel tecavüzlerin yıkıcı etkileri altında kıvranırken, onların anneleri, babaları, eşleri, çocukları evlerinden dışarıya çıkamıyor.

Onlardan biri, diyelim ki Ahmet Altan’ın, Nazlı Ilıcak’ın, her hangi bir NATO’cu generalin bir yakını yarın “Beyaz Tülbentli Annelerin” safında yer almaya kalktığında, onu “senin yakınların bize düşmandı” diye kovacak mıyız? Biz onları reddettiğimizde onlar da bize “ama siz de bize düşmandınız” derlerse ne diyeceğiz? “Bize düşmanlık etmiş olan, ama şimdi düşmanlık edecek takati kalmayan” insanlardan söz ediyorum.

CHP’ye yerel seçimlerde oy verme gibi muazzam bir esneklik göstermiş bir hareket böyle bir sekterliğe yuvarlanmaz. Rojava’da ABD’yle taktik bir işbirliği gerçekleştiren bu hareket, “sol komünizm çocukluk hastalığına” karşı bir esneklik destanı yazmıştır. “Steril solculuk” “elim kirlenmesin” dediği için devrim yolunda ilerleyemedi. PKK aynı anda hem gerilla mücadelesi veren, aynı zamanda parlamenter mücadeleyi destekleyen, diğer taraftan ideolojik arılığını korurken, bir de en sallantılı, en istikrarsız, en güvenilmez güçlerle masaya oturan, diyalog kuran komple devrimci bir harekettir.

Bu esnek siyasi çizgiyi çizenler CHP’nin de, ABD’nin de, Oslo’da konuştukları Hakan Fidan’ın da ne olduğunu senden benden çok daha iyi biliyorlar.

O nedenle ben şahsen, açlık grevcilerinin öznel olarak ne dediğinden ziyade, onların bu eylemlerini yalnız PKK Önderi’nin tecridine karşı çıkarken, objektif olarak “istisnasız tüm politik tutukluların” tecridine karşı çıkmak olarak yorumluyorum.

Ve soruyorum: Açlık grevleri ve ölüm oruçları sadece PKK Önderinin üstündeki tecridi kaldırmak için yapılıyor dersem mi, yoksa açlık grevcileri yalnız Öcalan için değil, aralarında dünkü düşmanlarımızın ve gelecekte potansiyel düşmanlarımızın da yer aldığı tüm “politik tutsaklar” için direniyor dersem mi onlarla dayanışma hareketini genişletirim?

Sekterlik bazan ve istisnai durumlarda devrimci hareketin saflarını sıklaştırma ve militanlık düzeyini yükseltme sonucu verebilir. Ama işin içinde zindanlardaki tek kişilik hücrelerinde yaşam savaşı verenlerle ilgili bir dayanışma söz konusu olduğunda, burada “sekterlik” artık bir “çocukluk hastalığı” olmaktan çıkar, gencecik insanların hayatlarını hiçe saymak olur.

Attığım kısacık bir tweet’te “Nazlı Ilıcak’ın adı geçti” diye sanal medyada koparılan gürültüye bakıyorum da, bazılarının açlık grevlerinin kaderi hakkında yeteri kadar düşünmediğini anlıyorum.

Ve şu ikazı yapmayı bir görev sayıyorum: Faşist rejim sütre gerisinde mevzilenmiş, arkadaşlarımızın ölümünü büyük bir iştahla bekliyor ve her ölümden, tıpkı “hendek” adı verilen şehir savaşlarında olduğu gibi Kürt Özgürlük Hareketini, bu ölümlerin sorumlusu olarak ilan etmeyi alçakça planlıyor.

O halde ölüm eşiğinde olan kardeşlerimizle dayanışma ve onların taleplerini sahiplenme yolunda “cepheyi” maksimum genişletme görevimizi de hatırlayalım. Zaman daralıyor. Daha güçlü mücadele, daha geniş bir dayanışma ve daha etkili bir diplomasi… Tecridi kırmanın formülü bana kalırsa budur.

Yazarın diğer yazıları