‘TECRİT’

Cihan DENİZ

“Tecrit” kelime anlamı olarak bir kişi ya da bir grubun dış dünya ile ilişkilerinin ve iletişiminin kesilmesidir. Fakat bugünün Türkiye’sinde “tecrit” çok daha derin ve çok daha yakıcı bir anlam kazanmıştır.

Türkiye’nin yüz yüze olduğu ve giderek daha da derinleşen tüm krizlerin çözümsüzlüğünün merkezinde neyin yattığı sorusunun, aslında tek bir yanıtı vardır: “tecrit.” Bu yanıtı vermek indirgemecilik değildir. Karmaşık sorunları tek bir şeyle açıklamak değildir.

Türkiye’nin mevcut durumundan rahatsızlık duyan kimi kesimler bile, Türkiye’nin içinde bulunduğu kriz durumu ile “tecrit” arasındaki diyalektik bağı görememektedir; bu yaklaşımı dillendirenlere en iyi ifadele ile şüphe ile yaklaşmaktadır. Halbuki denklem çok basit ve açıktır: tecrit makro ölçekte Türkiye için tahayyül edilen modelin mikro ölçekte uygulanmasıdır. Dolayısıyla “tecrit” bir simgedir; Türkiye siyasetinde çözümsüzlüğün simgesidir. Tam da bundan dolayı, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu ekonomik kriz, demokrasi krizi, diplomasi krizi ve hatta ahlaki kriz; tüm bunlar “tecrit” ile somutlaşan çözümsüzlük siyasetinin sonucu olarak an be an daha da içinden çıkılmaz bir hal almaktadır.

İmralı’da ortaya konan demokratik Türkiye alternatifinin bu alternatifin ve onu ortaya koyan iradenin tecrit edilmesi sonrasında Türkiye’deki otoriterleşme eğilimlerinin son kalan frenleri de patlamıştır. Yine bunu takiben Türkiye çok yoğun bir şiddet sarmalına kapılmıştır. Türkiye’de demokrasinin tasfiyesi ve buna paralel olarak Kürt sorununda şiddeti merkeze alan politikaların Türkiye ekonomisine ve dış politikasına etkisinin olmamamsı düşünülemez. Her gün tüm ağırlığıyla daha da fazla Türkiye halklarının omuzlarına çöken ekonomik kriz, “tecrit” ile simgeleşen Kürt sorunundaki çözümsüzlük siyasetinin faturasıdır. Tüm bu söylenenler kadın özgürlüğü için de, ekolojik kriz için de geçerlidir. Çözümsüzlük kadın kırımının, ekolojik yıkımın daha da derinleşmesi anlamına gelmektedir.

Tüm Türkiye halklarını uçuruma sürükleyen bu “tecrit” siyasetine karşı sorulması gereken ilk soru “tecride alınan kim” değil ama “tecride alınan ne” sorusu olmalıdır. Soruyu bu şekilde koymakla, “tecrit” siyasetini boşa çıkarmanın, onu anlamsızlaştırmanın da yollarını bulmamızı kolaylaştıracaktır. “Tecrit” siyasetinin fiziksel bir yönü olduğu yani somut bir kişi olarak Abdullah Öcalan’ı hedefleyip onun toplumla bağını koparmayı amaçladığı açıktır. Fakat söz konusu bu “tecrit” siyasetinin fiziki olmayan, düşünsel bir boyutu daha vardır. “Tecrit” siyasetinin bu boyutu ile ise bu kez Abdullah Öcalan’da somutlaşmış bir felsefenin “hapsedilmesi” hedeflenmektedir.

Bu boyutuyla tecride alınan “çözüm” felsefesidir: genelde tarihin sonunun geldiği iddia edilen bir çağda kapitalist modernitenin krizlerine karşı tüm ezilen sınıflar, halklar, inançlar ve cinsler adına ortaya konan çözüm alternatifi; özelde ise tüm Türkiye’nin demokratikleşmesi çerçevesinde Kürt sorununa barışçıl bir çözüm alternatifi. Buna bağlı olarak, boğulmak istenen en başta barış iradesidir, barışın sesidir. Silah seslerinin ülkenin dört bir yanında yankılandığı, ölüm acısının her gün daha fazla eve düştüğü bir ortamda, bunun bir kader olmadığı, barışın, onurlu bir barışın mümkün olduğu düşüncesinin ve bu barışın yol haritasını çizen kişinin topluma sesini duyurması engellenmek istenmektedir. Aynı şekilde Türkiye’nin her gün bir öncekiden daha otoriter ve totaliter olduğu, her türlü farklı ve aykırı sesin susturulmaya çalışıldığı bir dönemde, gerçek demokrasinin ne olduğu, kurumlarının ve işleyişinin nasıl olması gerektiği hakkındaki önerilerin toplumun dikkatinden uzak tutulmaya çalışılması tesadüf olamaz.

Bu söylenenler, aynı zamanda çıkışı yolunu da göstermektedir. Çıkış, tecridin düşünsel boyutunu anlamsız kılmaktır. Tecridin düşünsel boyutunun anlamsızlaştırılması, fiziksel tecridi de anlamsız hale getirecektir. Türkiye’deki mevcut durumdan rahatsızlık duyan, daha demokratik ve özgür bir Türkiye’nin hayalini kuran tüm kesimlere tecrit edilenin şahıs olarak bir kişi değil ama Türkiye halklarının geleceği olduğu anlatıldığı oranda; bugün İmralı’da tecrit edilen en başta barışçıl ve demokratik çözüm mesajı olmak üzere, felsefe topluma ulaştırıldığı ve buna paralel barış ve demokrasi mücadelesi örgütlendiği oranda “tecrit” siyaseti de iflas edecektir.

Sonuç olarak, sadece Kürt halkı için değil tüm Türkiye halkları için krizlerin derinleşmesi anlamına gelen, yani daha fazla ölüm ve daha fazla yoksulluk olan “tecrit” siyasetine son vermenin yolu, tam da Abdullah Öcalan şahsında tecrit edilen barış ve demokrasi felsefesinin topluma ulaştırılmasından, örgütlenmesinden ve toplum içinde yaşam bulmasından geçmektedir. Dolayısıyla da, ya barış ve demokrasi kazanacak ve İmalı tecridi sona erecek ya da son noktada İmralı sistemi tüm Türkiye’ye hakim olacaktır.

Yazarın diğer yazıları