Tehdit ve teklif

Bu hafta sonu uzun zamandır yapmadığım bir işi yapıp bir kovboy filmi izledim. Yeni yapım olan bu filmde (Deathwood-Yönetmen: Daniel Minahan) o dünyaya ait çok değişiklik yoktu. Oyuncuların her birinin filozof gibi konuşması dışında bildik klişeler yineleniyordu. Bol yan hikayenin yanı sıra odakta geçmişi kanlı bir senatör-iş adamının telefon hattı çektirdiği güzergahın eski bir tanıdığının arazisine çıkması meselesi vardı. Senatör’ün burayı ele geçirmesi lazımdı. Artık ne pahasına olursa. Önce para öneriyor, toprağın sahibi satmak istemeyince adamları devreye girip, bir kurşunla “sorunu çözüyor”.

Günümüz ABD dünya siyasetinde de benzer bir klişeye başvurulduğunu dile getirmek sanırım çok da abartılı olmaz. Fakat burada teklif ve tehdidin sıralamaları değişiyor ve buna bir sözcük uydurmadım ama sanki bütünleşiyor. Meksika örneğinde olduğu gibi önce tehdit geliyor: Göçmenleri durdur, yoksa senden aldığım mallarda vergi artırımına gideceğim. Teklifse pek mütevazi: Dediğimi kabul edersen vergi artırımını yapmam. Burada tuttu. Nitekim solcu diye özellikle memleketimiz havalisinde epey bir beğenilen Obrador yönetimi yasalaşırsa kağıt üzerinde de olsa Trump’ın istediklerini yapacak. Kuzey ve güney sınırlarına daha çok muhafız sevk edecek. Böyle bir politikanın her hangi bir sorunu çözmeyeceğini sonucun daha çok ölüm olacağını Trump yönetiminin bildiği aşikar. Sadece ölümlerin sanki azmış gibi sınırın güneyinde yığılması ve yeni toplu mezarların kazılması kaçınılmaz. Zapatista bölgesine artan askeri baskılar, yakın zamanda dört yerli örgütü yöneticisinin öldürülmesi, üç kişinin de yaralanması, Rebollero ve Rio Minas kasabalarının ateşe verilmesinden de görüldüğü üzere geçmiş yönetim anlayışından (narco-paramiliter) ciddi bir kopuş sergileyemediğini gösteren Obrador’un, Meksika’nın geleceğine yeni kanlı sahneler ekleyeceği, ABD’nin tehditlerinin de bitmeyeceği şimdiden söylenebilir.

ABD’nin tehdit-teklif siyaseti henüz net bir sonuç alınamayan Kuzey Kore ile ilişkileri saymazsak şimdiye kadar ciddi bir başarı elde edemedi. Rusya, Çin, İran ve Venezuela öncelikli  hedefler arasındaydı. Yaptırımlar Rusya’yı geriletmek bir yana özellikle askeri çerçevede nüfuz alanlarını genişlettiği görülüyor. Çin uzun vadede kapitalizmin kendi kendini ve insanlığı kemirmesinden başka bir anlamı olmasa da karşı hamlelerle ilerliyor. Hatta ivme artırma, kendi hattını örme anlamında “ticari savaş”ın Çin’in işine yaradığı bile söylenebilir. Son olarak Huawei, batılı şirketler yerine Putin-Şi Cinping görüşmesi sonrası Rus OS Aurora ile anlaştı.

İran elindeki ticari-diplomatik olanaklar ve müttefikleri sayesinde Ortadoğu’ya yayılan askeri ilişkileriyle ABD-İsrail ikilisi ve bölgesel ortakların geliştirdiği politikaları en azından şimdilik öteledi. Bu karşılıklı sıcak çatışma da dahil arayışların biteceği anlamına gelmiyor, fakat büyük bir şaşa ile başlatılan İran ambargolarının yeni evresinin o kadar kolay sonuç vermeyeceği de görülüyor…

Kulağının üstüne yatmakta ısrarlı olanların ülkesine gelince, geçtiğimiz hafta sızdırılan ve “2. Johnson” mektubu diye nitelenen ültimatom ve Doğu Akdeniz’le ilgili açık askeri tehdit sonrası aynı vurdum duymazlıkta ısrarın sürdüğü görülüyor. Bu TC’yi yönetenlerin olanların yoğunluğu karşısında eğer aptallaştıklarını göstermiyorsa olsa olsa boş bir güvene işaret eder. Zamanında ABD’ye çalışan TC “güvenlik” bürokrasisinin bugün Putin’in kısmen etkisine girmiş olması oligarşinin geleceğini kurtaramayacaktır. Rusya ayrıca özellikle İdlib’de TC’nin daha önce yapılmış anlaşmaların aksine tutum aldığının fazlasıyla farkında. Rusya yönetimi için bu kadar zayıf yakalanmış bir rejim olsa olsa eğlencelik, elde çevrilen bilyeler olmaktan öteye gitmez. Hainlere sadece Roma değil Moskova da ödeme yapmaz…

Yazarın diğer yazıları