Teori nasıl evcilleştirilir?

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde, Edward Said’in Oryantalizm’i sömürgeleştirilmiş Doğulu üzerine bilgi üretme süreçleri ile emperyal iktidarın makineleşmesi ve teknolojisi arasındaki özel bağlantıya işaret etmesi bakımından Batılı bilgi biçimlerinin ‘nesnellik’ iddialarını zan altında bırakıyor ve bütün bu bilgi süreçlerinin ciddi sarsıntılar geçirmesine yol açıyordu.

Modern bilginin kaynağında en nihayetinde yüzyıllar boyunca üretilmiş bir imgelemin öğelerinin bulunduğunu saptayarak yapıyordu bunu Said: Bir dizi temsilden, bir dizi şablondan oluşan bir envanter, Doğulu’nun irrasyonel, aşağı, ama ironik bir biçimde vahşi ve şiddetli olduğu yönündeki bir bilgi biçiminin zeminini zaten inşa etmiş durumdaydı. Yani, biraz başka türlü ifade edilirse, Doğulu zaten Batı’nın ötekisi olarak bir fantezi evreni tarafından çoktan içerilmiş durumdaydı ve şimdi Doğulu hakkındaki modern bilgi de bu çarpık algı dünyasının içerisine yerleşiyordu.

Hem aşağı görülen bir varlıktı Doğulu, hem de paradoksal bir biçimde bir tür güç enflasyonu atfediliyordu ona. Dolayısıyla onunla başa çıkmak için devreye sokulan şiddet de aşırılaşıyordu. Doğulu’nun vahşi ve şiddetli olduğu biçimindeki imge, ona yönelik şiddetin ayarsızlaşmasının zeminini oluşturuyordu ve bu türlü bir şiddeti hiçbir norm, Avrupa Uluslararası Kamu Hukuku bile kuşatabilir durumda değildi.

Emperyal iktidar, sömürgeliyi iktidarsızlaştırarak şeyleştiriyordu böylelikle; üstelik çıplak şiddetin nesnesi haline de getirerek. Zaten Said’in beslenme kaynaklarından olan Aime Cesaire da çoktan “sömürgeleştirme = şeyleştirme” denklemini kurmuş durumdaydı.

Said’in hizmeti çok büyük oldu. İktidarların hegemonik söylemlerini yeniden üreten dışlama stratejilerinin ve bu yönlü konum alışların kurumsal temellerini zayıflattı onun teorisi. Bu nedenle sıklıkla başvurduğumuz metinlerden biri de olageldi. Fakat tarih yerinde durmuyor; eğer söz konusu olan sürekli bir hegemonya mücadelesi ise elbette iktidarlar da zayıf düştükleri teorik konumları güçlendirerek yol almanın arayışında oluyorlar.

Dolayısıyla sermaye ve iktidar adına ya da hiç farkında olmaksızın bu ikisinin tuzağına düşerek teori üretenlerin safı öyle darmadağın olmuş değil. Yani Batı merkezci teorik konum varlığını da belli bir oranda gücünü de muhafaza ediyor. Bunun karşısında ise bir diğer kamp var. İşte burjuva düşüncesinin ne kadar hinoğluhin olabileceği tam olarak bu diğer kampın temel koordinatları çözümlendiğinde açıklığa kavuşuyor.

Çeşitli merkezciliklerin, örneğin Batı merkezciliğin ya da Avrupa merkezciliğin eleştirisine soyunan söylemlerin başka türden merkezciliklere savrulmamaları beklenir; ama yukarıda işaret ettiğim tehlikeyi tam olarak bu savrulma durumu teşkil ediyor.

Bu savrulma içerisinde ‘hegemonya’, ‘söylem’ vs. gibi kavramlar polemik amaçlar bakımından kullanıldıkları için çözümleme düzeyi de bir tür göreciliğe indirgenmiş oluyor (liberalleşme!). Görecilik ise (sana göre dünya, bana göre dünya, size göre dünya, bize göre dünya) birtakım özleri varsayar ve tam olarak bu özlerin kendilerini bilgi konusu olmaktan çıkarır.

Bu özler doğrultusunda oluşan merkezcilikler… Bunun sonuçlarından bir tanesi, örneğin ‘bilginin’ İslamileştirilmesi yoluyla bir yanıt geliştirme girişimi olmuştur. Patolojik etno-merkezcilikler ya da kötücül bir Garbiyatçılık da bunun sonuçları arasındadır. Yani güçlü bir eleştirel müdahale, bizzat bu müdahaleyi savunmak isteyenler tarafından mekanikleştirilip körleştirilmektedir. Üstelik sözüm ona son derece radikal pozisyonlar adına yapılmaktadır bu iş. Aslında Fanon ve Bhabha dahil olmak üzere, post-kolonyal teorinin genel olarak başına gelen bir şey bu.

Oryantalizmin (veya sömürgeciliğin) klişelerinin ve şablonlarının aynılarını oryantalizm-karşıtı (veya sömürgecilik karşıtıymış gibi görünen) tiratlar içerisinde yinelemek radikallik değil, teorinin evcilleştirilmesidir. Çünkü bu türlü bir sahte kutuplaşma zaten tam da emperyal iktidarların ürettiği ikilikler içerisine hapsolma sonucunu doğurmaktadır. Radikallik oryantalist ya da sömürgeci özneyi taklit etmek olmasa gerektir. Çünkü bunun sonucu yalnızca birtakım sözlere karşı birtakım sözlerle dövüşüyormuş gibi bir yanılsama üretmesidir.

Gerçek bir kavgayı veremeyen bir insan, en azından onun yerine söylemleri ikame ederek metaforik bir kavgayı inşa ederek, gerçekliğin üzerini örten bir yanılsamaya, bir büyüye sürüklememelidir insanları. En nihayetinde arzunun kapitalisti olmak yönündeki bir güdü içermektedir bu olgu ki kimsenin içinden geçtiğimiz dönemin duygularının ekonomisine bir duygu sermayedarı olarak dahil olma hakkı yoktur.

Yazarın diğer yazıları