Tersyüz İslamcılık, Tersyüz Kemalizm

Achille Mbembe, Güney Afrika’nın sömürgecilik sonrası durumunu ya da diğer ifadesiyle ‘post-kolonyal’ durumunu tarif ederken, aşırılık ile eksikliğin damgasını vurduğu paradoksal bir ikili varoluş saptamasında bulunuyor. Aşırılık, zaten tam da eksikliğin sembolik düzeyde telafi edilmesi amacıyla devreye sokulan fazlalıkların dünyası değil midir? Bu soruyu sorduğum anda da önüme gülünç diyebileceğim ironik bir manzara düşüyor: Tuhaf, ama Mbembe’nin, Filistinli bir aktivistin deyimiyle “en zor zamanlarımızın bu düşünürünün” post-kolonyal Afrika’ya dair bu saptaması, Türkiye’de bu ‘biz’e değil de Kemalistlere çok daha uygun düşüyor. Kamusal alandan özel alana, özel araçların arkasındaki ‘K. Atatürk’ imzasına ve gide gide bizzat insan bedenine (dövmeler vs.) yaşanan sembolik bir göç…

Maddi ve somut kavga kaybedildikçe (doğrusu hiç dövüşülmeden kaybedilmiş bir kavgadır bu) ve bu kayıp derinleştikçe, Kemalist sembollerin hem maddi bakımdan çoğalmasına, hem de bu sembollere yönelik anlam ekonomisindeki bir aşırı enflasyona tanıklık ettik son birkaç on yıl içerisinde (yine tuhaftır, sözünü ettiğim anlamıyla ‘bizde’ ise bu anlam enflasyonu maddi bir kaybın sembolik telafisi olarak devreye girmiyor; aksine ‘bizde’ işlerin yolunda gittiği zamanlarda beliriyor bu enflasyon – bir başka ironi). Fakat kayıp, öylesine acıkmış bir canavarın ağzından içeri doğru gidiyor ki artık bizzat kaybedildiği zannedilen, farz edilen şeyin bizzat kendi doğasındaki ikili varoluşu açığa çıkarıyor: Kemalizm aşırı yüceltilmeye tabi tutuluyor artık; çünkü bizzat kendisinin buna ihtiyacı var. Yani, kendi içinde zaten bir kayıp ekonomisi olarak belirmiş bir siyasal söylemmiş meğer bu.

Bu durumu en berrak haliyle ortaya koyan öğelerden biri, Erdoğan ile Atatürk arasında hiçbir kıyaslamaya gidilmemiş olmasıdır. Her iki siyasal söylem de birbirine göbekten bağlı olduğu için tam da bu bağın üzerini perdelemek istediğinden oluyor bu durum. Her iki taraf da bir diğerinde kendi lanetini görüyor çünkü. Düşman kardeşler, çoğunlukla birbirlerine çok benzedikleri için düşmandırlar. Böylesi bir karşılaştırmayı Kemalistler de zül addedeceklerdir, diğerleri de. İşte mukayese kabul etmezlikle örülmüş bir simgesel liderlik konumu tam da her iki söylemin de mutlakçılığını görünür kılıyor. Her iki ‘siyasal’ söylemin de aslında alttan alta nasıl da ırkçı bir kavramla malul olduğunu da görünür kılıyor bu durum: Kültür! Çünkü her ikisi de (hangisinin iktidarda olduğundan bağımsız olarak) birtakım simgelerini mukayese kabul etmez simgeler olarak kurguladıkları sürece, kültürelci söylemler olarak belirmeye mahkûmdur. Yani kültürelci eğilim, aslında her iki söylemin de ‘siyasal’ niteliğini çoktan kaybetmiş olduğu anlamına geliyor. Geriye kalan şey, bütün bu döngünün bir fazlası, bir artığı, bir posası olarak öznedir; bir fanteziyi ayakta tutmak için yırtınan özneler…

Mevcut iktidarın, özellikle de Kürt meselesi karşısında son derece keskin bir dönüşü gerçekleştirdikten sonra, neden özellikle Kemalist simgelere yer açtığı sorusu sorulabilir elbette bu durumda. Yanıtım Kurtuluş Savaşı mitinin hala çok güçlü olması olacaktır. Sembolik savaşta bütün cepheleri kazanan İslamcılar bu mit söz konusu olduğunda kendi gerçekliklerine tosluyorlar çünkü. O imkansız gerçeğe, yani belirli bir fantezinin öznesi oldukları sürece, o fantezi tarafından perdelenen o travmatik gerçeğe erişim şansı yoktur İslamcıların. “Düşman” diye kovaladıkları, peşine düştükleri hayaletin bizzat kendileri olduğu gerçeğinden söz ediyorum. Onunla karşılaştıkları anda, aynadaki bir imgelerini değil, kendilerinin dışında bir hayalet olarak varlık bulmuş olan kendi özlerini göreceklerdir çünkü. Ve daha da kötüsü, o hayalet de peşine düşmüş olanın kendi hayaleti olduğunu görmek durumunda kalacaktır. Allah düşman başına vermesin böylesi bir garabet varoluşu!

Kurtuluş miti çok güçlüdür bu topraklarda. Hatta öyle ki Mehmet Akif, Çanakkale Şehitlerine başlıklı şiirinde “Bedr’in aslanları ancak bu kadar şanlı idi” derken, bu miti Bedr’in ölçüsü haline getirmekten çekinmez. Müslümanlık ile Türklük arasında bölünmüş bir zihnin ağır basan yanı Türklüğüdür. Yine bunu doğrulayan bir olgu da çözüm sürecindeyken en çok kurtuluşun “birlikte” gerçekleştirildiği vurgusu yapılmasıydı. Bu ‘birliktelik’ fikri üzerinden Kürtler de bu mite kaydediliyorlardı böylelikle. O kadar güçlü bir mit… İslamcı söylem de bu mite kök salmış durumdadır ve bu nedenle bu mit üzerine yürütülebilecek sembolik bir kavga imkan ve olasılık dışıdır. En fazla, esnetilebilir bir mittir bu. Bu mit için sembolik bir kavga vermek de yukarıdaki hayaletle karşılaşma biçiminde bir sonuç verecektir. Tam olarak bu nedenle de bu mitin içerdiği öğelerle bir tür sembolik barış gerçekleşmelidir.

Mevcut anlam ekonomisi içerisinde Kemalistlerin modernlik nostaljisine yer açan da budur. Gerçekte dövüşülmemiş bir kavgada yaşanan bir kaybı, kimi öğelerin abartılmış, dramatize edilmiş bir biçimde hatırlanması yoluyla telafi etmeye kalkışmak… Tekrarlama ve mesafelenme jestleri eşlik ediyor bu anlatılara. Hep bir ‘fazla’nın buraya çağırılması biçiminde cereyan ediyor bu performatif tekrarlar. “Ülkeye” ve “ülkenin” geçmişine yönelik nostaljik bir ilişkilenme biçimini açığa vuran performatif edimler… Bu türlü bir çağrının savaş alanlarından gelen kimi görüntülerde, Enfal Suresi aracılığıyla ‘asr-ı saadet’e yönelik olarak da gerçekleştirildiğini de gördük. İçeriği başka da olsa aynı çağrı, aynı hastalıklı nostalji… Nevroz da bulaşıcıdır.

Yazarın diğer yazıları