Toledo: Bir alçaklık hikayesi

Alman şair Rainer Maria Rilke 1908 yılında Paris’te ressam El Greco’nun "Toledo’dan Bakış" tablosunu tesadüfen gördüğü an derinden sarsılıp dona kalır. Onu sarsan, El Greco’nun bir tabloya farklı açıları sığdırmış olması mı, tablodaki fırtınalı gökyüzü mü bilinmez ama daha sonra bu anı "son iki veya üç yılımın en büyük olayı" olarak nitelendirir. "Duino Ağıtlarını" kaleme aldığı şatonun ev sahibi Prenses Marie von Thurn und Taxis’e yazdığı bir mektubunda da şöyle der: "Biliyor musunuz, içimde tek bir özlem var: Toledo’ya gitmek." 

Büyük şairin bu hayali 2 Kasım 1912’de gerçekleşir. Madrid’den kalkan trenle sabah saatlerinde Toledo’ya ulaşır. Yola çıkmadan önce eski dostu Prenses’e birkaç satır yazar. "İşler ciddileşiyor. Yoldayım, yürüyorum, oluyorum" der. Toledo’ya gitmek varoluşsal bir yolculuktur Rilke için.

El Greco’nun çizdiği, Rilke’nin gördüğü Toledo taştan bir tarih, nice kültürün iz bıraktığı ebedi bir şehirdi. Ancak o şehir Rilke’nin gezisinden çeyrek asır sonra bir kez daha yıkıldı. Ki bu kentin 2 bin yıllık tarihinin değişmez kurallarından biriydi yıkılmak, yeniden inşa edilmek ve bir daha yıkılmak. Fakat son yıkım farklı oldu. Bu kez yıkıcılar, şehri işgale ve fethe gelenler değildi. Ve tarih kitaplarına "direnenler" olarak geçenler de mazlumlar değildi. Bir tersinden işgal ve direniş hikayesidir o yüzden Toledo’nun son yıkılışı. 

Sene 1936. Aylardan Temmuz. İspanyol İç Savaşı. Tarih kitapları öyle der. Oysa faşizmin halklara karşı başlattığı bir savaş, bir darbe süreci ve ona karşı direniştir 30’lu yıllar. Toledo Cumhuriyet’ten yana, askeri valisi ise şehrin surlarına faşizmin kara bayrağını dikmeye kararlı. O yüzden şehrin tepesindeki Alcazar Kalesi’ni yüzlerce askerle işgal eder. 

21 Temmuz’da sabah saat 7’de savaş ilan edip, Toledo’nun cumhuriyetçi direniş liderlerinin tutuklanmasını emreder. Madrid’den gelen cumhuriyetçiler ise büyük güçle kaleyi abluka altına alır. Ancak sayıca darbecilerin çok üstünde olmalarına rağmen bir türlü kaleyi düşüremezler. Haftalar geçer. En son 26 Eylül’de, 67 günden sonra cumhuriyetçiler bir kez daha Alcazar’ı düşürmeyi denerler. Aynı gün Franco’nun güçleri Toledo’nun 6 kilometre uzağındaki Bargas köyüne ulaşır. Cumhuriyetçi askerlerin bu son girişimi de sonuçsuz kalınca geri çekilirler. Çok geçmeden faşist takviye kuvvetleri Toledo’ya ulaşır. Şehrin savunması için kalan halk, 200 kişilik yaralı milis gücü de dahil, faşistler tarafından katliamdan geçirilir. Subay Franco ise askeri cuntanın lideri ilan edilir. 

Rilke’nin "yeryüzünün ve gökyüzünün şehri" diye tarif ettiği Toledo, böylece faşistler tarafından sahte bir ‘direniş destanı’na mekan kılındı. Oysa Toledo’da direnişçilerden bahsedilecekse, işgale karşı son ana kadar direnen sivil halkın ve milis güçlerinin kutsal hatırası yad edilmeli. Ki bu hatıradan doğan direniş 40 yıl sonra faşist dikta rejiminin sonunu getirdi. 

Bugün Kürdistan’ın direniş kalelerini Toledo’ya çevirme rüyasıyla atıp tutanlar tarihin bu kısmını elbette ki bilmezler ya da yok sayarlar. Fakat bilmeden veya cehaletten de olsa bazen de doğru söylerler. Onlar "Sur’u Toledo’ya çevireceğiz" derken Franco’nun ve onun işgalci güçlerinin ardılları olduklarını bir kez daha itiraf etmiş oldular. Ama Sur veya Cizre veya Kürdistan’ın herhangi bir direniş merkezi Toledo değil. Tarihle bağ kurulacaksa eğer Sur veya Cizre olsa olsa günümüzün Leningrad’ıdır, tıpkı Kobanê gibi.

Bugün Sur ve Cizre’de merkezileşen özerklik ve özgür yaşam direnişi de Leningrad ve Kobanê gibi insanlığın yüce direniş tarihinde yerini alacaktır. AKP’nin temsil ettiği Türk Devleti’nin faşist dikta rejiminin başında yer alanların isimleri de Franco, Mussolini ve Hitler’le birlikte anılacaktır. 

Stefan Zweig hayatta olsaydı Sur ve Cizre direnişine "İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar" kitabında özel yer ayırırdı. AKP faşizmi karşısında Jorge Luis Borges ise "Alçaklığın Evrensel Tarihi"ni kesinlikle yeniden yazardı.  

Yazarın diğer yazıları