Totaliter toplumun yalan ihtiyacı

‘Totaliter canavarların yalnızca rüyalarında salyalarını akıtacak bir halkın prototipleri haline geliyoruz hızla. Şimdiye kadar bütün diktatörler hakikati bastırmak için epey çalışmak zorundaydılar. Bizler, bunun artık gerekli olmadığını, önemi ve değeri ne olursa olsun her türlü hakikati erozyona uğratabilecek ruhsal mekanizmalar geliştirmiş olduğumuzu bizzat kendi edimlerimizle söylüyoruz. Özgür insanlar olarak bizler, son derece köklü bir yoldan, post-truth bir dünyada yaşamak istediğimize özgürce karar verdik.”

Bu sözler ABD’li bir oyun yazarı olan Steve Tesich’e ait. 1992 yılında The Nation’a yazdığı Yalanlar Hükümeti başlıklı yazısından… Hakikatin neden olduğu derin utancın insanları nasıl da görmemeye, bilmemeye yönelttiği tespitinde bulunuyor Tesich ve bunun ABD tarihindeki yaklaşık yirmi beş yıllık (1970-1992) bir sürecin ardından insanları nasıl da sorumsuz ve hakikati nasıl da umursamaz varlıklara dönüştürdüğünü belirtiyor. Watergate Skandalıyla birlikte hakikat fikrinin kötü ve pis haberlerle eşlendiğini, insanların kötü şeyleri görmemek, işitmemek, bilmemek için hakikate duyarsızlaştıklarını ve işte tam olarak bu nedenle de artık çağımız diktatörlerinin insanları manipüle etmek için çok da uğraşmak zorunda kalmadıklarını sarih bir biçimde betimliyor. Üstelik daha 1992’de… Bu görme becerisini Avrupalı oluşuna, yani en nihayetinde insanlığın küçük bebeğinden değil de bütün kusurlarına karşın Kadim Dünyadan oluşuna bağladım kendi adıma.

İnsanlığın küçük bebekleri… ABD tarihini, bütün korkunçluğunun, bütün sömürgeci, köleci, yok edici tarihinin yanı sıra bir de Avrupa kültüründeki ya da kadim dünyanın kültüründeki hızlı bir erozyon olarak okumak da mümkün. Hatta Avrupa’nın kendisi de bu erozyondan nasibini alıyor bir süredir. Üstelik Avrupa’yı korumak adına kendi değerlerinden hızla uzaklaşıyor Avrupa. Bir diğer bebek de daha küçüğü; malum, Küçük Amerika.

Ama küçük Amerika, yani Türkiye, bir hakikat erozyonuna uğramış değil; en başından zaten bir yalanlar yönetimi olarak inşa edilmiş. Gerçeklerle olduğu gibi yüzleşmek yerine, bunları hep başka türlü ruhsal durumların inşası için ‘fırsatlara’ dönüştürmüş. Sanırım bu devletin genlerinde var oportünizm. Her gerçek fırsatı başka bir şeyin fırsatçılığına heba etmek gibi bir mahareti var en başından beri. Hakikat de çok utandırıcı bir şey olduğu için, insanlar görmemeye, duymamaya, bilmemeye yönelmişler en başından beri. Eh, en nihayetinde milli burjuvazinin oluşturulması süreci bile bir tür mülksüzleştirme, gasp, ilkel sermaye birikimi süreci değil midir?

Bu toplum hakikatten kaçtıkça kendi yalanlarına inanır olmuş. Bunun sonucu da elbette bir tür tanıklıktan kaçış halini doğuruyor. Bizzat insanların varoluşları öylesine yalan üzerine inşa olmuş ki –Nietzsche’nin varoluşsal yalan diye betimlediği şey değil, o kadar uzun boylu değil bu– bir meselenin gerçekte ne olabileceği konusunda küçük bir yönelim bile krize sokabiliyor bu insan oluş tarzını. Şahsen eskiden Kürt Hareketinin bu devleti ve bu türlü bir kimliği krize soktuğu kanaatindeydim; fakat artık krize sokmaktan ziyade yapısal, bünyevi krizlerini açığa çıkarmakta olduğu kanaatindeyim. Yani Kürtler, kendileri isteseler de istemeseler de Walter Benjamin’in tabiriyle “tarihin havını tersine tarıyorlar.”

Belki başlarda, görmemek ve bilmemekle, yani pek çok olayı unutuşa terk ederek, suç ortaklığının neden olduğu vicdan azabını bir nebze yatıştırabiliyordu bu insanlar. Fakat siz unutursanız yerinize bir hatırlayan çıkar daima. Bu devletin bu kadar kolaylıkla bir ‘hafıza rejimi’ inşa edebilmiş olmasını da insanların bu unutma arzusu mümkün kıldı bir bakıma. Unutursak rahat ederiz sandılar; fakat onlar unuttukça fanteziler doldurdu belleğin bu boş mekânını. Sonra da işte Tesich’in deyimiyle, diktatörlerin ancak rüyalarında görebileceği kadar yalana ve kandırılmaya hevesli bir toplum çıktı ortaya. Toplumsal çürümenin başlangıcı da bu kodlarda saklı aslında. Tanıklıktan bu kadar kaçan insanların tam da bu durumlarına tanıklık eden insanlara bu kadar düşman kesilmelerinin bir nedeni de bu. Varoluşsal yalanlarla kurulmuş bir özne, bunu açığa çıkarana karşı narsistik bir saldırganlıkla güdülenir. Bu kişilik tipinin, en çok da kadınlarla ilişki kurma biçimleri içerisinde erkeklerde görünür olması toplumun ne kadar ‘erkek’ kurulmuş olduğunu da göstermiyor mu? Ah, şu kırılgan erkek! Bu türlü bir kimlik oluşumu içerisinde en çok erkeklerin yalana ihtiyacı var çünkü. Kahramanlık hikayeleri filan…

Yazarın diğer yazıları