Totaliter yalan nedir?

Demokratik işleyişi yok sayan faşist yönetim biçimlerinde olduğu gibi, en kıt akıllı yöneticinin bile halkı kandırabileceğini Türkiye’de günlük olarak görüyor, yaşıyoruz. Devlet sırrı geleneğinin varlığı, kamusal alanın kısıtlanması, şeffaflığın yok edilmesi, kararların kapalı kapılar ardında alınması, bağımsız medyanın yok edilmesi, hukukun işlevsel olmaması gibi birçok faktör gerçekleri kocaman bir yalana dönüştürürken en büyük yalanları ise gerçek haline getiriyor. Totaliter yalanlar tekil bir olguyu değil gerçeklik algısının kendisini hedef alıyor ve gerçek ile yalan arasındaki ayrımı giderek muğlaklaştırıyor.

Totaliter yalan yani; sürekli tersyüz etme, beyaz olanı kara gösterme, kara olanı aklama, dün ittifak kurulan grup veya kişileri yarın rejim düşmanı olarak hedef gösterme ve müthiş bir ideolojik propaganda sayesinde gerçeğin ne olduğu hakkındaki algıların mutlak surette bulandırılması. Örneğin, George Orwell’in 1984’te anlattığı rejim dün dost olduğu ülkeye savaş ilan eder, dün savaştığı ülkeyle bugün müttefik olur, ancak kitleler bunu yadırgamaz, dünkü dostu yuhalayıp yeni müttefiki alkışlarlar. Zira kitleler söylenilen sözün veya yapılan işin mahiyetine değil, öndere veya partiye inanır. Zira totaliter faşizm bir devlet rejiminden çok parti rejimidir. Parti ise bir önder partisidir.

Totaliter yalan yani; toplum mühendisliği yapmadaki ustalık. Yani yoğun çatışma ve ideolojik kamplaşmaya maruz kalmış toplumlarda iktidara gelen siyasetçiler toplum mühendisliği yoluyla eski doğruları yıkar, sabit zeminleri azaltır, tutunacak yegane dalı iktidarın kendisi haline getirir. 1984’te de çarpıcı bir biçimde anlatıldığı üzere totaliter toplumlarda lider dışında hiç bir kişi veya merciye güven duyulması imkansızlaşır. Total tahakkümün sürebilmesi için sürekli yeni iç ve dış mihraklar üretilir. Suçluyla suçsuz yer değiştirirken kurtlar kuzu postuna bürünür. Yani totaliter yalanla iktidar sadece abartılı bir şekilde övülmekle kalınmaz; nefret ve güvensizlik aşılanır. “Biz” ve “onlar” ayrımı mutlaklaştırılır; her birey rejim bekçiliğine çağrılır; vatan sevgisi parti sevgisiyle, parti sevgisi de önder sevgisiyle özdeşleştirilir.

Tüm bunların Türkiye’de; tek parti döneminden darbe dönemlerine ve 1990’lardaki TSK vesayetine kadar total yalan öğelerinin sivil ve askeri yöneticiler tarafından kullanıldığını yakından biliyoruz ancak hiç bir dönem, bugün yaşadıklarımız kadar totaliter yalanın harcıyla karılmış da değildir. Gezi süreci, penguen medya, Kabataş ve camide içki iddiaları, 17 Aralık ve 25 Aralık operasyonları, telekulak skandalları, Kürtlere dönük iç ve dış imha operasyonlarının sunulma biçimi, HSYK ve internet sansürü yasaları, cezaevlerinde yaşanan katliamlar, seçimler, beka sorunları eşliğindeki savaş seferleri derken sarsılmayan hemen hemen hiç bir zemin, tutunacak hemen hemen hiç bir dal kalmadı. Bu ülkede yaşananların her biri, “bu kadar ileri gidemez, bu kadarını da yapamaz” söylemi eşliğinde yaşanırken Kürtler, maruz bırakıldıkları tecrit, işkence, imha ve inkar politikalarının üzerini örten yalan ve manipülasyon yağmuru altında hala nefret ve linç nesnesidir. Hala en temel insani yaşamsal hakları için bedenlerini ortaya koymakta, direnişten bir hayat yaşamaktadır. Hala cenazelerine bile tahammül gösterilmemekte ve yapılan saldırılar yalanla kamufle edilmektedir.

Hitler, “Yalan söyleyecekseniz büyük söyleyin; gerçek ortaya çıksa bile büyük yalanların izi baki kalır” der. Kanımca bu bakımdan Erdoğan’ın yalan söyleme ve manipülasyon yapma mahirliğinin ve isteğinin neye dayandığını anlamak, Türkiye’de yaşadığımız gerçeküstü ortamı bir nebze anlamlandırabilmek için totaliter yalanın ne olduğu kadar karşısında nasıl mücadale edileceğinin anlaşılması da hayatidir. Çünkü totalitarizm tarihsel bakımdan bitmiş görünse de, her an yeniden hortlayabilecek bir potansiyele sahiptir. Çünkü totalitarizme dönüşebilecek unsurları bilmek ve bu konuda bir farkındalık oluşturmak totalitarizm problemi açısından çözüm yoluna giden en önemli adımdır.

Yazarın diğer yazıları