Türban çocuklarının tülbentle savaşı

Çoğumuz, tanığız. Bunlar, gece kanalığını seven sürüngenler gibi, aniden ortalığa, gün ışığına fırladılar. Heybelerinde, herkese dağıtılacak bir şeyleri vardı. Çok ama, pek çok “insani”ydiler.

Sülün Osman’dan kat be kat, ustalıkla atıyorlardı. Dolandırıcı, hak ve özgürlükler gaspçısı, Kürtlerin de katili olabileceği kimsenin aklına gelmedi, başlangıç aşamasında…

Nihayetinde, birer “emekçi”ydi, onlar.  Haksızlıklar, cefalar çekmiş eski “pexas”lardı.

Darbeci “ulu önder” Türk generalleri dahil, bütün faşist liderlerin, geçmişte birer eski emekçi olduğunu kimse hatırlamıyor, aklına da getirmiyordu..

 Bunlar da, karnı ve gönlü aç sürünerek gelenlerdendi. Necmettin Erbakan’ın, “tapulu arazim” dediği sosyal tabanını, altından çekip AKP’yi kurdular. Sonra, her “kurtarıcı” edalı faşist gibi, yarı aç, yoksul kesimleri okşayan, toplumun bütün kesimlerini umutlar dağıtan bir programla sahneye çıktılar.

İnsani haklar vaad ettiler. Özgürlüklerin üstündeki baskı kolanlarını kaldırılmayı namus sözü olarak deklere ettiler. Setsiz, bariyersiz bir özgürlük ortamı yaratılacak, bu arada kanı akıtılıp gasba, talana uğramış Kürtler haklarına kavuşacak, özgürlüklerini yaşayacaktı.

Böyle diyorlardı. Bununla yaralı bir halk olan Kürtlerin ve baskı altında ezilmiş, kan kusarak yaşamış Türk aydınlarının desteğini yedekliyor, rüzgarını arkaya alıyordu…

Türk tipi dolandırıcılık, köprüyü geçene kadar ayıya dayıcığım demek vardı, çünküleyin.

Ötede, meydanlarda kurulan sahnelerde, kadın başını, saçının teli, eteğinin boyu, pantolonunun şekli konu ediliyor, “türban” denilen baş örtüsü kutsanıyordu.

Ancak, daha sonra gelişip Türk-İslam faşizminin simgesi haline gelecek olan “türban”ın aslında İslam’la ilgisi ilintisi yoktu.

Türban’ın ana vatanı, Hindistan’dı. Burada yaşayan Sih’lerin, dinsel ritüellerinden biri ve adı da “türban”dı.

Sih inancı üzere vaftiz olanlar, inançları gereği saçlarını kesmiyor, uzatıp geriye doğru doluyor ve türban dedikleri örtü ile kapatıyorlardı.

Farslar, Sihlerin türbanına “dulbend” diyorlardı. Kürtçesi de “dolbend”dir.

Ancak, bugün Türklerin kullandığı ve kadın başını çepe çevre sıkıca sarıp omuzlara kadar inen Türban modeli de Türklere ait değildir. Bu modanın yaratıcısı, Lübnanlı Şii önder Musa Sadr’dır. Musa Sadr Beyrut’un savaş alanı olduğu 1970’de, kadınların saldırılara karşı korunması amacıyla, bu modayı yaratmıştı.

Bir özelliği de, Recep ve Emine Erdoğan’ı tanıştırıp baş-göz etmede arcılık etmek olan Şule Yüksel Şenler, Türk devletinin ilk uygulayıcılarındandır. Bir zamanlar mini etekli olan Şenler, daha sonra kapanmış ve 1970’de türban modasını ithal etmişti.

Bugünkü Ali Babacan’ın halası olan Hatice Babacan da, türbanı ülke çapında gündeme getiren ve sorun haline getiren kişidir.

Hatice Babacan, 1970‘de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğrenciydi. Türbanla üniversiteye girip çıkmak ve dersleri takip etmek isteyince, kapılar yüzüne kapanmıştı. “Atatürk ilke ve inkılapları” diyarında, böylesi bir istek bir ilkti. Israrları sonuç vermedi. Ama, geliştirdiği eylem biçimleriyle kamuoyunun dikkatini çekmiş, yandaşlar kazanmıştı.

Ama başlattığı hareket gelişerek büyüdü. Recep Erdoğan ve ekibi kamuda türban yasağını din düşmanlığı ve müslümanlara baskı diye bayraklaştırarak yandaş topladı. Bunların oylarla iktidar oldu.

Ancak, bu süreçte kavgalar da yaşandı. Kavgaların bazıları mahkemelere yansıdı. Ama, hiç bir zaman, türban taktı diye kimse tutuklanmadı. Takanlar hakkında 10 yıla varan hapis cezası istenmedi.

Bu ilk de, Kürt kadınlarıyla, “barış anneleri” ile yaşandı.

Bir parantez açayım. Ne idüğü belirsiz, köksüz, kültürsüzler anlamazlar ama, yerleşik her kültürün bir folklörü (giyim tarzı) vardır. Hintli kadınlar “sari”ye dolanırlar. Kürt kadınları, yakın tarihe kadar kofiliydi. Kofilerin üstünden, yere kadar uzanan “kıtan” veya “laçık” denilen apak pamuklu, yerine göre ipekten tül salınır. Bu bir giyim geleneği, modadır.

Şimdi artık kofi yok, ama kıtan veya laçık kullanımdadır. Amed Milletvekili Remziye Tosun başında taşıyarak, görmemişlere göstermektedir.

Ayrıca görsüzler, cahil, cühela görgüsüzlerin iddia ettiği gibi bir eylem aracı değildir. Barış anneleri başlarına taktı diye haklarında 10 yıl hapis cezası isteyen savcının da iddia ettiği üzere beyaz lakıçlar, (onlar tülbent diyorlar. Tülbent Kürtçe değil, Farsçadır) eylem aracı değildir. Tek başına barış aracı da değildir. Barış aracı olması için, bir başka ritüel gereklidir. Yere atma gibi…

Kürt anneler bunu da yaptılar. Ama barışı düşman bilenler coplar, tazyikli suyla saldırdılar, barış ritüeline. Görgüsüzlük ve utanmazlık işte…

Yerim doldu. Bitireyim. Erdoğan, Hint türbanı karşıtlığını dinsizlik ve İslam düşmanlığı ilan ediyordu, bir zamanlar. Ama onun polisleri başları lakıçla örtülü Kürt annelerini sokakta işkence ile hastenelik ediyor, savcılar, salt laçıkla başlarını örttü diye 10 yıl hapis istemiyle dava açıyorlardı.

Oysa faşizmin bile kendince bir duruşu vardı. Generaller faşizminde, bu da olmamıştı. Faşizm götürsün, bunların dinini, inancını. Tabii ki varsa…

Yazarın diğer yazıları