Türk aydının trajedisi

Türkiye koyu bir faşist diktatörlüğün çetin kışının etkisi altına giriyor. En ufak bir demokratik hak arayışı, en ufak bir itiraz noktası, en sıradan bir muhalefet odağı iktidarın gadrine uğramaktan kurtaramıyor kendini. İktidarın temsil ettiği etnisitenin, dinin, mezhebin, yaşam biçiminin dışındaki bütün farklı mensubiyetlerin yaşam alanları her geçen gün daha fazla cendereye alınıyor. Ve ne yazık ki Kürt politik hareketinin dışında yaşanan duruma sağlıklı bir değerlendirme ve analiz getirebilen de yok. Meseleyi sadece bir adamın başkanlık, diktatörlük, iktidar sevdası olarak değerlendirmek yahut bir İslami tasavvurun iktidarını sağlamlaştırma ve diğer yaşam biçimlerine hayat hakkı tanımama üzerinden meseleyi okumak Türk aydınının temel yaklaşımı olarak ortaya çıkmaktadır. Mesele böyle okunduğunda da doğru bir muhalefet ve mücadele geliştirilememekte, doğru ittifak ve dayanışmalar geliştirilememektedir. 

Gelelim meselenin özünün ne olduğuna, nasıl okunması gerektiğine ve Türk aydınının Kürtlerle kurduğu marazi ilişkinin asıl meseleyi gözden kaçırmasına nasıl neden olduğuna. Zira meselenin özü bugünkü faşist diktatörlük açısından da tüm muhalefet odakları açısından da tam da Kürtlerle kurulan ilişkide düğümlenmektedir. Bugün gelinen yer itibariyle yaşanan şeyin adı “Türk aydınının trajedisidir”. Belki de buna Türk aydınının yokluğu demek daha da doğru olacaktır. Filistin’den Küba’ya, Çin’den, Güney Afrika’ya dünyada olan bitenlerle, insan hakları ihlalleriyle, devrimsel gelişmelerle yakından ilgilenen, eleştiren, yahut övgüler dizen Türk aydını, söz konusu Kürtler olduğunda Kürtlerin devrimsel gelişmelerine, yaşadıkları insan hakları ihlallerine ya karşı yerde bir pozisyon almakta yahut çok kaçamayacağı pozisyondaysa utangaç bir ilgi göstermektedir. Ama en çok da başvurduğu yöntem gözü kör, kulağı sağır tutmak oluyor.  

Türk aydınını bu pozisyona iten en temel  şey klasik sömürge aydını davranış kalıbıdır. Sömürge aydını olmak son derece dezavantajlı bir konumdur. Sömürülen halkın çıkarlarını, haklarını kendi devletine karşı koruyabilmek öyle çok da kolay birşey değildir. Ciddi bedeller ödemeyi göze almayı gerektirir. Bu bedeli göze almayı başarabilmiş çok az Türk aydını olmuştur ne yazık ki? Onlar da tüm cumhuriyet tarihi boyunca devletin öldürme, hapis, sürgün gibi her türlü uygulamalarına maruz kalmışlardır. Egemen ulus aydını kendi ulusunun egemenliğindeki devlet karşısında ezilen ulusun hakları yanında pozisyon alamadığında aydın olma durumu süreç içerisinde gittikçe çürümeye başlamakta, ezilen halkın hak ihlalleri dışında da devletin egemen ulus üzerinde yarattığı baskı, hak ihlalleri karşısında doğru bir pozisyon alabilme kapasitesini, cesaretini, niteliğini gittikçe kaybetmektedir. Yine devletin niteliğini, amaç ve hedeflerini analiz etmekte yetersizlik yaşamakta, kendi halkı için de birşey yapabilme gücünü kaybetmektedir.

İşte bugünkü faşist diktatörlüğü değerlendirirken de yine klasik bir sömürge aydını refleksi ve körlüğü içinde meseleye yaklaşmaktadır. Mesele bir partinin kendi yaşam biçimini ve kimliğini dayatması, bir adamın diktatörlük heveslerinin çok ötesinde bir durumdur. Mesele şudur ki Ortadoğu’daki yüzyıllık sistem, ulus devlet sınırları ve ittifakları çatırdamakta ve Türkiye’de bu çatırdamanın orta yerine doğru hızla yol almakta ve ciddi bir beka sorunuyla karşı karşıya bulunduğunu kavramaktadır. Aralarında çeşitli çıkar kavgaları olsa da devleti elinde tutan iktidar odakları eski devletin bekasının ancak Kürtlerin Ortadoğu’da statü kazanamaması üzerine kurulu olduğunu çok iyi bilmektedirler. O yüzden tüm dünyada Kürtlerin kazanımlarını hedef haline getirmektedirler.

O halde Türk aydını bunu böyle okuyamadığı, Türklerle Kürtlerin ortaklığının ve ittifakının her iki halka ve diğer halklara kazandıracağı üzerinden meseleyi okuyamadığı sürece bugünkü faşist iktidarın uygulamalarını ve reflekslerini doğru analiz edemeyecek bu faşist diktatörlük karşısında kazanma şansı olmayacaktır.

Yazarın diğer yazıları