TÜRK İŞGALİ

Erdoğan açısından işler Libya’da yolunda gitseydi, Akdeniz üzerinden Libya-Avrupa göç yolu da Türkiye’nin denetimine girecek, Erdoğan bu göç yolunu da tıpkı Suriyeli mültecilerde olduğu gibi Avrupa’ya karşı önemli bir şantaj aracı olarak kullanacaktı.

Sîdar DERSIM

Bugün hâlâ ortaya çıkış şekliyle tartışılan ‘Arap Baharı’nın duraklarından biri NATO’nun da müdahalesiyle büyük yıkıma sürüklenen ve içinden çıkılmaz bir duruma gelen Libya’ydı. Libya çok farklı aktörlerin açık ya da gizli hesaplaşma, ilişki ve çelişki içinde olduğu bir bölge durumunda.

Siyasetin klasik denklemiyle söylersek ‘Libya, sadece Libya değildir’. Libya, Suriye’den, Türkiye’nin Akdeniz’deki yasadışı sondaj faaliyetlerinden, Rusya-Türkiye-Avrupa üçlüsü üzerinden yürüyen Türk Akım ve Kuzey Akım 2 doğalgaz boru hatları projesi ve ABD’nin karşıt hamlelerinden, Arap dünyasında Türkiye’ye karşı her gün şiddeti artan nefret dalgasından, hatta Türkiye’deki iç siyasetten ayrı ele alınamaz.

Petrol ve doğal gaz zengini, bir Kuzey Afrika ve Akdeniz ülkesi olan Libya, 2011’de Devlet Başkanı Albay Muammer Kaddafi’nin çetelerce öldürülmesinden bu yana büyük bir iç savaşla boğuşuyor.

Tarafların pozisyonu

Libya’nın yüzde 80’i, General Halife Hafter yönetimindeki Libya Ulusal Ordusu ve müttefiki Tobruk merkezli Libya Temsilciler Meclisi’nin kontrolünde. Trablus merkezli Müslüman Kardeşler kökenli ve TC-Katar destekli Fayez El Sarraj başkanlığındaki Mutabakat Hükümeti’nin askeri altyapısı ise El Kaide kökenli çetelerden oluşuyor. Ülkenin güneyinde daha çok çöl alanlarından oluşan bölge ise aşiret güçlerinin denetiminde.

Halen ülkeyi iç ve dış dengelerin nereye götüreceği çok net olmasa da, Erdoğan’ın şefliğini yaptığı AKP-MHP, Libya’da her geçen gün biraz daha batağa saplanıyor.

Arap Baharı’nın ardından Tunus ve Mısır’da kendisine yakın Müslüman Kardeşler kökenli yönetimlerin iş başına gelmesi, Erdoğan’ın Osmanlıcı ve İslam halifesi olma hayallerini oldukça kabartmıştı. Aynı dönemde Erdoğan ve AKP’si, devlet aygıtını da tümüyle ele geçirip palazlanma, Suriye’de yeni başlayan iç savaşta dengeleri kendi lehine değiştirme arayışındaydı.

Ancak Tunus’ta kendisine yakın rejimin seçimle el değiştirmesi, Mısır’da ise Erdoğan’ın kardeşi Muhammed Mursi’nin şimdiki Devlet Başkanı General Abdulfettah El Sisi tarafından devrilmesiyle, bu hayaller bir hayli ağır darbe aldı.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) savaş suçlarından dolayı hakkında yakalama kararı çıkarttığı Erdoğan’ın kankası Ömer El Beşir’in Nisan 2019’da Sudan’da tepetaklak devrilmesi ardından Erdoğan ve tayfası, Beşir’in hapsi boylamasını istemeden de olsa hazmetmek zorunda kaldı.

Yine son aylarda Türkiye’nin bir üssü ve arka bahçesi olarak kullanılmak istenen Somali’de de Türklere yönelik bombalı saldırılar da üzerinde düşünülmesi gereken gelişmeler.

Tüm bu gelişmelerle birlikte Libya konusu ele alındığında Afrika’ya yerleşme, Akdeniz’de bütün güçlerin itirazlarına rağmen petrol ve doğalgaz arama faaliyetlerini devam ettirme, Suriye’de sıkıştığında bu ülkeyi bir sıçrama tahtası olarak kullanma, tüm bunların toplamı olan Üçüncü Dünya Savaşı’nda pay ve rol sahibi olma açısından Libya, AKP-MHP iktidarı için oldukça büyük önem taşıyor.

Erdoğan açısından işler Libya’da yolunda gitseydi, Akdeniz üzerinden Libya-Avrupa göç yolu da Türkiye’nin denetimine girecek, Erdoğan bu göç yolunu da tıpkı Suriyeli mültecilerde olduğu gibi Avrupa’ya karşı önemli bir şantaj aracı olarak kullanacaktı.

Osmanlı mezarından çıkartılıyor

Çoktan mezara gömülmüş Osmanlı’yı yeniden hortlatma, Erdoğan gibi düşünen Türk dinci ve ırkçıların önemli ideolojik argümanlarında biri. Üçüncü Dünya Savaşı ve Ortadoğu’nun yeniden dizaynını fırsat bilen Erdoğan, kendi kişisel iktidarı ve dayandığı tabanını peşinde sürüklemenin önemli bir anahtarı olarak Libya, Suriye ve Güney Kürdistan’daki işgali görüyor.

Merkezi Ortadoğu olan yeni bir paylaşım savaşından ortaya çıkan fırsatları değerlendirmek isteyen Erdoğan, El Kaide kökenli çetelere dayalı olarak işgal, talan, Kürtlere ve farklı haklara yönelik soykırım saldırısını devreye koydu.

Libya’yı işgal, istilâ ve talan etme süreci, Güney Kürdistan, Suriye’de Efrîn, El Bab, Cerablus, Girê Spî, Serêkaniyê’nin işgali ve Doğu Akdeniz’de uluslararası güçler ve bölge ülkeleri nezdinde tümden yalnız kalsa da yasadışı bir şekilde yürüttüğü doğalgaz ve petrol arama faaliyetlerinin bir parçası veya tamamlayıcısıdır.

Suriye’de yürüttüğü işgal politikasında Katar ile kurduğu ortaklık Libya’da da geçerli. Erdoğan şefliğindeki AKP-MHP-Ergenekon bloğu Ortadoğu ve Afrika’da yürütülen sömürü ve yayılma politikasında Katar’ı bir finansman kaynağı olarak görürken, Katar da AKP-MHP’ye dayanarak kendisine haraç mezat satılan Türkiye’deki menkul ve gayrimenkul değerleri

gasp ediyor, ayrıca NATO üyesi Türkiye’nin koruyucu şemsiye altına giriyor.

Dengeler ve sıkma durumu

Ancak Libya’daki durum açısından bu ileri sürdüğümüz düşüncelerden yola çıkarak, Türkiye’nin güçlü olduğu veya yürüttüğü işgal saldırıları ve yayılma politikalarında kolayca başarı sağladığı sonucu çıkmamalı. Aksine Türk devleti açısından Libya-Suriye denklemi bir işgal hayalinin yanı sıra bir sıkışmışlık halini de ihtiva ediyor.

Türk özel harbinin eğitimi, gözetimi, himayesi ve yönlendirmesiyle hem Suriye hem de Libya’da El Kaide, DAİŞ ve El-Nusra kökenli çeteler işgal, talan ve katliamın araçları olarak görülüyor.

Son dönemlerde tüm dünyanın gözleri önünde Suriye-Libya hattında yürütülen çete sirkülasyonu işgal ve talanın devamını sağlamak içindi.

Astana ve Soçi süreçlerinde Rusya politik hamlelerle Türkiye’yi resmen Suriye’deki El-Kaide kökenli çetelerin temsilcisi haline getirdi. Halep, Hama, Humus ve Şam’ın banliyölerindeki çeteleri Türkiye’yi devreye sokarak İdlib’de topladı. Bir yandan da Türkiye’nin Efrîn, Bab, Cerablus ve en son da Girê Spî ve Serêkaniyê’deki işgaline ABD ile birlikte göz kırptı.

Erdoğan, hem Libya’da hem de İdlib’de, Rusya’yı devreye koyarak ateşkes yapıp çetelerini korumayı amaçlarken, Rusya da bir NATO ülkesi olan Türkiye’yi batılı müttefiklerden koparmaya çalıştığı gibi daha önce olduğu gibi İdlib’i fazla insan ve maddi kaynak kullanmadan çetelerden alma niyetinde. Ancak, buradan Türkiye’nin çıkaracağı çetelerin Libya’ya götürülmesine de diğer uluslararası güçler, devletler ve bölge ülkeleri gibi sıcak bakmıyor. Libya’nın komşusu Mısır, Tunus ve Cezayir bu çetelerin Libya’dan sonra kendi başlarına bela olacağını düşündüklerinden son derece sert tepki veriyor.

Türkiye çete sirkülasyonunu sürdürmek zorunda!

Türkiye ise çete sirkülasyonunu bir şekilde yapmak zorunda. Çünkü Libya’da Mutabakat Hükümeti, Trablus ve çevresinde varlığını korumak için Suriye’den gelecek çetelere ihtiyaç duyuyor. Eğer Rusya ile Rusya’nın müttefiği Suriye ve İran, bundan sonra da İdlib’de çetelerin çıkartılmasında ısrarcı olursa, o zaman Türk devletinin önünde teorik olarak iki seçenek bulunuyor. Ya bu çeteleri Türkiye’ye veya Avrupa’ya götürecek ya da Kuzey Suriye’de olduğu gibi ABD ve Rusya’nın da onayı ile yeniden işgal saldırılarına başlayacak. Türkiye’nin ABD ve Rusya nezdinde yeni işgaller için girişimde bulunduğu belirtiliyor.

Çeteleri Türk işgalciliği için paralı asker olarak kullanan Erdoğan, Libya’da General Hafter’in başarı sağlaması, İdlib’de ise yoğun bombardıman nedeniyle çeteler nezdinde de zor durumda kalmıştı. Çünkü çeteler ve yüzbinleri bulan ailelerinin kendisini atacağı en güvenli nokta Türkiye topraklarıdır. Şu anda Türkiye sınırındaki çeteler ve aileleri, Türkiye kamuoyu açısından adeta bir kabus. Zaten biriken milyonlarca Suriyeliye olan tepki, her gün kendisini bir şekilde dışarı vuruyor. Gelen tepkileri görmezden gelmenin artık mümkün olmadığını gören

AKP-MHP rejimi bir süre önce toplumun gazını almaya yönelik çeşitli adımlar attı. Suriyelilerin, İstanbul gibi büyük metropollerden çıkartılması, Suriye’ye işgal edilen yerlere zorla gönderilmesi yoluna bile başvurdu. 29 Mart seçimlerinde Suriyeli mültecilere olan tepki, AKP’nin çok sayıda belediyeyi kaybetmesine neden oldu.

Libya projesi içte de destek görmüyor

Libya’ya işgal yönündeki girişimler ise Türkiye kamuoyu tarafından büyük tepkiyle karşılanıyor. AKP-MHP dışında neredeyse kamuoyunun ezici bir çoğunluğu Libya’ya yönelik bir işgal girişimine ve bu ülkeye asker gönderilmesine karşı. Çok farklı kutuplarda olanlar bile mevcut iktidarın Libya hesaplarına karşı çıkıyor. Örneğin, İYİ Parti yöneticisi veya bir CHP’li de tıpkı bir HDP’li yönetici gibi Suriye’den çıkartılıp Libya’ya götürülen çetelerin ileride büyük sorunlar yaratacağını dile getirebiliyor.

Başta Erdoğan olmak üzere AKP’li yöneticileri cümbür cemaat ”Deniz komşumuz Libya”, ”Darbeci Hafter’e karşı Birleşmiş Milletler’in meşru güç saydığı Mutabakat Hükümeti’nin yanındayız” ya da ”Mustafa Kemal de Libya’da savaşmıştı” gibi saçma sapan, gerçeklikten kopuk söylemler ya da diplomatik sahada çok net bir yenilgiyi, AKP medyasının, ”Libya’da barışın teminatıyız, önemli aktörüz” şeklindeki yalanlar, aleyhte seyreden kamuoyunu yanına çekme çabasıdır.

Türkiye’nin Libya’da kaybedeceğini anlamak için haritaya şöyle bir bakmak yeterli. Peki ne gösteriyor harita?

Askeri yapısı El-Kaide ve DAİŞ gibi unsurlardan oluşan Türkiye destekli Müslüman Kardeşler orjinli Fayez El Sarraj yönetimindeki Libya Mutabakat Hükümeti (GNA), Libya Ulusal Ordusu (LNA) ve Tobruk merkezli müttefik Libya Temsilciler Meclisi karşısında askeri anlamda büyük bir sıkışmayı yaşıyor. AKP-MHP’nin 2 Ocak’ta Meclis’te Libya’ya asker gönderme tezkeresini apar topar bir şekilde geçirmesi de bu sıkışmanın bir sonucuydu. Normalde tezkere, 8 Ocak’ta Meclis’in gündemine gelecekti.

Tezkereden hemen sonra 2 bin 500’ün üzerinde çetenin Suriye’den Libya’ya gönderildiği dünyanın önemli basın yayın kuruluşları haber olarak geçti. Bu çetelere 2 bin dolar aylık ve Türk vatandaşlığının verilmesi de Türk kamuoyunun tepkisi çekiyor. Ancak, tüm bu çete sirkülasyonuna rağmen AKP-MHP’nin Libya’da iki güç arasında bir ateşkes için adeta takla atması, Libya haritasının da gösterdiği bağıra çağıra ”geliyorum” diyen bir yenilginin getirdiği paniktendir.

Sahada tarafların gücü, diplomatik sahada da sürekli yıldızı parlayan Hafter’in başarısı, AKP-MHP’nin yanlış ata oynadığını gösterse de, bu faşist blok açısından Sarraj’ın elinde bir mahallenin kalması bile değerlidir. Çünkü, Afrika, Suriye ve Akdeniz’deki kaderini neredeyse Sarraj ile birleştiren Erdoğan açısından ne olursa olsun yaslanabilecek bir kukla hükümetin Libya’da olması önemli.

Talanla sermaye birikimi genlerinde var

Türk sömürgeciliğinin sermaye oluşturma biçimine bakıldığında, üretimden gelen bir birikim değil, sömürü, işgal ve talanla oluşturulan sermayenin varlığı söz konusu. 20’inci yüzyılın ilk çeyreğinde kurulan cumhuriyet, 1 buçuk milyon Ermeni ve diğer Hristiyan halkların soykırım üzerinde şekillendi. Sermaye ise bu yapılan soykırımlar üzerinden oluşturuldu.

AKP de Suriye ve Libya’da kendisi ve çetelerinin aracılığı ile bir çok katliam yaptı. Kürtlere karşı savaş suçları işledi. Suriye, Irak ve Libya’da çeteleri aracılığıyla ucuz petrolü Türkiye’ye taşıdı. Yine Kürtlerin ve diğer hakların tonlarca zeytini ve tahılını çaldı. Çok sayıda tarihi eseri çalarak veya yok ederek savaş suçu işledi. Talan ve ganimetle Türk yöneticileri, servetlerine servet ekledi.

Libya’ya Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın firmasında üretilen SİHA ve İHA’lar satıldı. Yine çete transferinin yanında çok sayıda zırhlı savaş aracı çetelere ve kukla hükümete gönderildi. Bunlar sadece buzdağının görünen kısmı ve tüm bunlar, Birleşmiş Milletler’in Libya’ya dönük silah ambargosuna rağmen yapıldı. İşte bu çarkın sürmesi için Erdoğan, kuklası Sarraj’a bağlı bir mahalleye bile razı olur.

Ancak bazı gelişmeler, bundan sonra AKP-MHP’nin Libya’da daha da büyük kaybedeceğini, buna karşın Türk sömürgeciliğine olan nefretin Arap dünyasında daha da fazla gelişeceğini gösteriyor.

19 Aralık’taki Berlin Konferansı’nda Libya’da çetelerin çıkarılması, bu ülkeye silah ambargosuna uyulması, dışarıdaki destekçilerin ülkede iç savaşı derinleştirmemesi yönünde kararlar çıktı. General Hafter de bu konferansla birlikte daha güçlü bir duruma geldi. Zira daha önce Hafter’i tanımayan bir çok güç konferansta onunla muhatap oldu. Bu gelişmeler en fazla Türkiye’yi zorlayacak görünüyor.

Yine, Libya’daki durum Türk işgalinin niteliğini daha fazla gözler önüne serdi. General Hafter’in Sözcüsü Ahmet El Mismari, Berlin Konferansından hemen önce yaptığı açıklamada Türkiye’nin bir DAİŞ üssü haline geldiğini, Erdoğan’ın da Kürtleri katletmesi için DAİŞ’i beslediğini belirtiyordu. Türk işgalciliği, bir yandan yıkımlara neden olurken, bir yandan da savaş içinde büyük oranda kendisini yetiştirmiş olan Kürt güçleri ve diplomatlarına Arap dünyası ile buluşma olanakları ve alanı sağlıyor.

Yazarın diğer yazıları

    None Found