Türk-Kürt ilişkilerinde bir ilk

Barbarlık çağı savaşlarında, düşman kesimin bütün insanları, silahsız kadınlar, karşı koyma gücünden yoksun çocuklar, ihtiyarlar, hatta ruh hala kalıpta zannıyla, ölüler de intikam hedefiydi.

Ancak, insanın evrimi bir bütün, savaşlar da parçasıydı. Cenevre’de imzalanan bir dizi evrensel yasa ile savaş dışı siviller (silahsız, savunmasız kadınlar, çocuk ve ihtiyarlar) dokunulmaz sayıldı. Ölüye saygı ise evrensel kural haline geldi. Fakat, gözlerimizle gördük, aklımız ve vicdanımızla şahitlik ediyoruz ki, insanlığın bu evrensel kuralı, İslam toplumlarında pek geçerli değildir.

Büyük, iri kıyım örneklerle yola çıkarsak, 1958’de General Abdülkerim Kasım tarafından devrilen Irak’ın gencecik Kralı Faysal’ın ölüsü, sokaklarda sürüklenerek parçalandı. General Abdülkerim Kasım da, daha sonra General Abdülselam Arif tarafından devrilecek, cesedi de düşmanlarına teslim edilecekti.

Daha dün, Libya’nın devrik lideri Kaddafi’nin ölüsüne kazık çaktılar.

"Konu mankenimiz" Türk yönetimine gelince: Kürt diyarında, insanlığa saygının tek bir teli bile yeşermedi. Kürtlerin saygın önderleri Şeyh Said ve Seyid Rıza’nın ölü bedenlerini yerde sürüklemediler. Ama intikam adına tepinerek, gün boyu "sepi"de teşhir ettiler.

Cenevre evrensel hukuku yokken, silahsız kadınlar, savunma gücünden yoksun bebekler, ihtiyarların topluca katli, "avanelerin susturulması" veya "Zilan Deresi lebaleb insan cesetleriyle doldu" ifadeli zafer narasıydı.

Evrensel hukukundan sonra da, değişen bir şey yoktu. Çetin Altan’ın deyimiyle "bir Türk dünyaya bedeldi ve utanç vız geliyor, insanlık suçları tırıs gidiyor", Kürdistan dağlarında hayatın damarı kurutuluyor, insanı, keçisi, kuzusuyla köyler, mesela Cizîr-a Botan’da Kuşkonmaz, Cağ Köyleri bombalanıyor, AKP iktidarı da, "Kürt kanına batmak için benim neyim eksik" dercesine, 2011 yılının son günü sınır ticaretine çıkan Roboskîli çocuklarının kanıyla elini yıkıyordu. Katledilmiş Kürt kadınlarına tecavüz ve meydanlarda, (AKP iktidarında yol kenarında) çıplak teşhir yiğitlik, mertlik destanıydı. Katledilmişlerin, Irak kralı gibi yerlerde sürüklemesi de…

AKP iktidarında, mezarlıklara savaş ilanı ve İslam teröristleriyle savaşta düşen ölülerin, ana yurtlarına gömülme yasağı da IŞİD’le bütünleşmeydi.

IŞİD’le bütünleşme demişken, IŞİD’in dünyaya açılan başlıca penceresi Türk devletiydi. Dünyanın önde gelen gazeteleri, Paris Katliamından sonra, Türk-IŞİD işbirliğini tefrika ediyor, Rusya lideri Putin de, Antalya’da Recep Erdoğan’ın gözünün içine bakarak, "IŞİD petrolünü taşıyan tanker filosunun fotoğrafları elimizde" diyor, Batı dünyasının önde gelen yayın organları, Türk-IŞİD işbirliğini tefrika ediyordu.

Çin’le füze anlaşmasının iptali ve görünüşte IŞİD’e savaş ilanı gibi rüşvetsel hareketler zevahiri kurtarır mı bilinmez ama, bütün bunlar teröristlerle işbirliğini işaret ediyordu.

Göstergeler böyle, ancak dünya kaypak, kaylaklıkta çıkarlar ortaktı. Suriye yönetimi, El Kaide ve IŞİD’in türediği Müslüman Kardeşleri iktidar kapısını aralamadığı için, ülkeyi karıştıranlar günümüzde, masada barış topunu çeviriyolar. Suudiler ve Katar bu işe para koyanlardı. Erdoğan rejimi sınırda toplama kampları kuran, İstanbul’da, Antep’te savaş konseyi düzenleyen, "Şam’da zafer namazı kılmaya" hazırlanandı. Bugün hala, Kürtler özgür olmasın, gün yüzü görmesin histerisiyle parçalanmış toprakların tepesinde tehdit…

Ama, buna rağmen Batı, "nereye, berxudar olmayasıcası?" demiyor, çıkar pazarı ya, IŞİD’le bağ ve bağlantılarına rağmen, onlarla işbirliğine devam ediyordu.

Kaypaklık halleri orada kalsın, sözün başına dönersek, insanlığın evrimi, barbarlığı da barajlıyordu. Fakat, bazıları hariçte, yani dünya dışı kalıyordu.

Mesela, AKP kafalı Türk devleti hala, Orta Çağı yaşıyor, o dönemin fatihleri gibi Kürt şehirlerini muhasara ediyordu. Namlularla kuşatılmış şehirlerde kim haydut, eşkıya, mafya çetesinin tetikçisi kim, ortalıklarda olanlardan hangisi devletin personeli bilinmez, ayırt edileme oluyor, geride talana, hırsızlık izleri kalıyor, duvarlar, ırkçı sloganlarla kirletiliyordu

Örneğin, 12 gün boyunca giriş, çıkışı yasaklanan 100 bin nüfuslu Silvan’a terk edilmiş ev ve iş yerleri kurşunlanarak, bombalar patlatılarak tahrip edilmiş, hırsızlar kapıları kırarak içeri girip soygun yapmış, pahada ağır yükte hafif ne varsa çalmışlardı.  

Türk askerleri, 12 günün sonunda şehri terk ederken, belki de geride bıraktıkları enkazdan ötürü, halktan alkış ödülü bekleyerek, bir zafer yürüyüşü düzenlemişlerdi. Askerler, muzaffer ordunun savaşçıları olarak kaz adımlarıyla yürürken, Silvanlılar, gerçekten yol ve caddeler boyunca dizilmişlerdi. Ama o ne? Gülüşlü beklenen yüzler öfke saçıyor, eller alkışa durma yerine kinle sallanıyor, ağızlardan nefret haykırışları yükseliyordu.

Hal ve gidişat berbattı. Övülmeyi beklerken, halk "PKK halktır, halk burada" haykırışları ile düşmanlarını yüceltiyor, kimileri yol ortasına fırlayıp omuz atıyor, kimileri de kulaklarının dibinde "kadınarımız, çocuklarınızı neden katlettiniz?" diye seslenerek, aşağılıyordu.

Yer yüzünün zafer yürüyüşü ve Kürt-Türk ilişkilerinde, bu bir ilkti. Çünkü, ta Roma’dan, yani Sezar’ın zafer dönüşünden beri, orduların savaş dönüşü gösterileri, alkışlanmak içindir. Yuhalanmak, berbat olmak için değildir. 

Yazarın diğer yazıları