Türk NATO dışına savrulurken

"Ben demiştim" demeyeceğim. Ama ne yapayım ki, çoğunluğu NATO üyesi olan Batı ile Türk devletinin ilişkileri, dip ateşi harlanan sular gibi, fokurdayıp kaynamaya başladı.

Avrupa’nın, ilişkileri buza yatırmasından sonra, Amerika görevlilerinin casus diye tutuklanmasından sonra, savaş kararı gibi bir tutumla, Türklerin seyahat iznini askıya aldı.

Bir anda ortalık, soğuk savaşın tozu, dumanına büründü, ama beklenmeyen olaylar değildi, bunlar. Öncesi vardı, olayların. Zamanın ruhu ile büyüyüp, bu hale geldi her şey. Bir bakıma, Türk devletinin bilinçli çabasının ürünüdür, varılan aşama…

Olayların gelişimi özetlersek, Erdoğan yönetimi, Türk ordusu tarafından tökezletirilmeye çalışılırken, bir yandan da ona destek veren NATO dolayısıyla Amerikan aleyhtarlığı işleniyordu. Milli Güvenlik Kurulu genel sekreteri General Tuncer Kılıç, bir toplantıda, Türkiye için mutlu geleceğin NATO’dan ayrılıp İran, Rusya ve Çin’le işbirliğine bağlı olduğunu söylüyordu.

Kılıç, bu sözleriyle ulusalcılara (ırkçı) sözcülük ediyordu. Bir süre sonra, karşı atakla tutuklamalar başladı. Tutuklu generaller ömür boyu hapis istemiyle yargılanırken, Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, Erdoğan’la içeriği hala gizli tutulan bir görüşme yaptı. Sonra tahliyeler, dostluk çubuklarının yakılması, derken Kürtlerin ortak düşman olarak hedef alınması, bir yandan da Amerika ve NATO aleyhtarı rüzgarlar, 15 Temmuz olayları…

Ulusalcılar, artık iktidar ortağı olarak telaffuz ediliyordu. Ordu, Erdoğan’ın avucundaydı. Artık anayasal düzen yok, hukukun bütün kaide ve kuralları ölüydü. Erdoğan, tek buyurgan, tartışmasız tek efendiydi.

Anayasada yapılan değişiklikle, AKP’nin lideri olarak, kendi deyimiyle “cumhur“un da başıydı. “Sevgili milletinin kendisine armağanı" olan bu yetkiyle, parlamentonun, hükümetin, adliye, polis ve ordunun ve tabii olarak müteahhitlerin mutlak “Reis"ydi.

Ağzında dönen dilin şapur-şupuru gırtlağının sedasıyla, (mesela Güney Kürdistan’a karşı) savaş borazanları ötüyor, Suriye toprakları işgal ediliyor, dil şakırtısının öbür şeklinde, bir kaç saat öncesine kadar düşman olan herhangi bir ülke (Rusya, Irak, İran, İsrail ve daha neler…) aniden "Türk milletinin dostu" sayılıyordu.

Bu arada Suriye savaşı ile Amerika’ya dirsek göstermiş, çetelerle işbirliğine girmiş, dolaylı yoldan giderek onlarla çıkar savaşına girişmişti. Amerika ile gün yüzüne vuran ilk pürüz böylece gün ışığına çıkmıştı.

İçerde ise diktatöryal çabalar dört nala koşuyordu. Reis “şahsen" her şey ve milletin kendisiydi. Çünkü, onu “millet seçmiş"ti. Bundan naşi, Reise karşı olan, “devlete, millete, vatan ve bayrağa karşı", onun düşmanı, Türkün düşmanı demekti.

Ona oy vermeyen Kürtler, Kürt şehirleri toplar, tanklarla yıkılıyor, esir alınmış çocuklar, gençler diri diri yakılıyor, dağların yabani hayatı, ekin tarlaları, bağ, bahçe ile bostanları yangına veriliyordu.

Seçilmişleri belirlemede de “tek yetkili"ydi. Beğenmediği, sadakatinden şüphelendiği AKP’li seçilmişleri sandalyelerinden indiriyor, dokunulmazlıkları kaldırılmış Kürtleri kürsülerde suçlu ilan edip hapishanelere dolduruyor, ardından, “seçimle gelen, seçimle gitmelidir, demokrasimizin gereği budur" nutukları atıyordu.

“Ve düşmanları için, yaşasın cehennem…" 

Bütün bunlar olurken, evrenin vicdanı rolündeki dünya lal, sağır ve kördü. Aydınlar, “insanlar ölmesin" diyen akademisyenler, Türk ırkçılığının yarattığı trajedileri yazan gazeteciler, Ahmet Altan gibi dünyanın başlıca dillerinden okunan yazarlar hapishaneye, “çocuklar ölmesin" diye feryad eden Ayşe öğretmen hapis cezasına mahkum edilirken, emeği, işi, kazancı, birikimi gasp edilmiş yüzbinlerce kişi aç bırakılırken de dünya kör, görmüyordu. Laldı konuşamıyor, sağırdı duyamıyordu.

Ama sıra onlara gelince silinip uyanıyor, o zaman Mafya türü şantaja, pazarlık, tehdit raconuna itiraz ediyorlardı.

Mesela Avrupa, “bana para vermezseniz, ülkeme çağırtıp kamplarda depoladığım Suriyelileri üstünüze salarım" şantajından sonra, “dikkat, diktatör var" diyebiliyordu.

Çıkarı yerlerde çiğnenen Amerika, bundan sonra uluslararası Mafyanın trafikçisi diye Reza Zarrab’ı ve Mafyanın aracı olarak kullandığı bankanın müdürünü tutukluyor, eski Ekonomi bakanı hakkında tutuklama, Erdoğan’ın Washington’da Kürtlere saldırttığı badigardları için yakalama kararı çıkartıyordu.

Ve Ankara, Amerikan görevlileri tutuklama ile misilleme yapıyor, bir yandan da Rusya ve İran’la askeri ittifaklar gergefini dokuyarak, ayrılık rüzgarlarını körüklüyor, NATO’yu çatırdatıyordu. 

Oysa anlaşmaya göre, üye ülkelerinden herhangi biri hücuma uğradığı, yani savaşa girdiği takdirde, NATO bütün olarak yardıma koşmak, safında durmak zorundadır. Oysa bugün, NATO haricinde, onun karşıtlarıyla omuz omuzadır. Amerika, Fransa, Britanya gibi NATO’nun bel kemiği ülkeler, Suriye’de, Güney Kürdistan‘da Kürtler ittifak içindeyken, Türk ordusu Kürtleri vurmak için, kurt gibi dişlerini çak çak birbirine vurarak, arkayı dolanıyor, atışlar yapıyor, ötede Rusya ve İran saflarında mevzi tutuyor…

Böyle NATO üyeliği ilk defa seyrediliyor…

Yazarın diğer yazıları