Türk olmak kaydıyla

Biliyorum, burada yazacaklarım tam yerine oturmayacak, okuyanlar “Ne gerek vardı” diyerek yazdıklarımı fazla güçlü ve anlamlı bulmayacak. Fakat ben yine de yazacağım, basit de olsa içimdekileri bu satırlara dökeceğim. Nazım Hikmet’in dediği gibi, kabahat bende değil ilham edende diyerek bazı basit ama çok önemli hususları bir kez daha dile getireceğim. Umarım okuyanlar yine de anlamlı bulur ve neden yazdığım konusunda beni anlamaya çalışır.

15 Mart akşamı TV ekranlarından ana haber bültenlerini izliyoruz. Her zaman olduğu gibi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yine üç-dört yerde konuşmuş. Biri bitiyor, diğeri başlıyor. Yine o parlak zekasıyla toplumu “aydınlatmaya” çalışıyor. Hırçın bir üslupla “Kürt sorunu yok” diyerek izleyen herkese tırnak ısırtıyor. Devamla “Bizde hiç olmadı” diyor. Söyledikleri kendi içinde de kuşku yaratmış olacak ki, bu kez “Biz o konuyu hallettik” sözlerini ekliyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 2005 Ağustos ayında Diyarbakır meydanında söylediklerini unutmuşa benziyor.

Çok haklı olarak, Tayyip Erdoğan’ın “Kürt sorunu yok” sözlerine her kesimden tepki gelmiş bulunuyor. Genel cevap, “Kürt sorunu yoksa, o halde çözüm süreci neyin nesi” oluyor. Tabi “Bizde hiç olmadı” sözleriyle, “Biz o konuyu hallettik” sözleri arasındaki çelişkiye dikkat çekenler de bulunuyor. Eğer Kürt sorunu gibi bir sorun hiç olmadıysa, o halde Tayyip Erdoğan hangi konuları halletmiş oluyor? Belli ki Tayyip Erdoğan ağzına geleni konuşmaya devam ediyor.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 15 Mart günü söyledikleri bunlarla sınırlı da değil. Kırk yıldır tüm devlet yetkililerinin ve milliyetçi parti sözcülerinin söylediklerini kelimesi kelimesine Tayyip Erdoğan da söylüyor. “Ne Kürt sorunu?” diye soruyor ve Tayyip Erdoğan aynen şunları sıralıyor: “Kürtlerin neyi eksik? Bu memlekette Kürtler cumhurbaşkanı oluyor, başbakan oluyor, bakan oluyor, daha ne olacaklar? Bir eksiklikleri var mı?” 

Bunları söyleyince, sanki çok yeni olan ve kimsenin bilmediği bir şey söylemiş gibi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan rahatlamış görünüyor. Bir de başkalarının bilmediğini bilmiş olan bir kişinin böbürlenen yüz hatları Tayyip Erdoğan’da gözüküyor. Oysa bu sözlerin yeni olan hiçbir yanı yok. Deyim yerindeyse ömrümüz bu sözleri dinleyerek geçti. Ne zaman ki Kürt sorunu siyaset gündemine getirildi, işte o zaman sağ olsun sol olsun bütün milliyetçi çevrelerden hep bu sözler duyuldu. Belli ki Tayyip Erdoğan da bu inkar ve imha zihniyetini taşıyanlardan oluyor.

İnkar siyaseti hiç değişmedi 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bu sözlerini duyunca, gayri ihtiyari dudaklarımdan “Türk olmak kaydıyla” sözleri dökülüyor. Kırk yıldır duyduğum bu sözlere karşı refleksim hep böyle oluyor. Doğru ya, Tayyip Erdoğan’ın söylediklerine bu memlekette ancak Türkler sahip oluyor. Yani bir Kürt veya başka etnik kimliğe sahip bir kişi ancak Türk olursa cumhurbaşkanı, bakan, başbakan olabiliyor. Şimdiye kadar “Ben Kürdüm” diyerek cumhurbaşkanı, başbakan, bakan olmuş bir kişiye rastlayan var mı? Kürt kimliğiyle bu mevkilere ulaşmış kimseye rastlanmış mı? 

Böyle birilerine rastlanmadığını ve rastlanamayacağını hepimiz biliyoruz. Dahası şunu da biliyoruz: Yani “Bu memlekette Türk olmayanlar ancak uşak olabilir, köle olabilir” diyen Mahmut Esat Bozkurt’u da tanıyoruz. Ancak Tayyip Erdoğan bunları bilmezlikten geliyor, unutmuşa benziyor. Tayyip Erdoğan, Kürtçe konuşmanın yasak olduğunu, “Ben Kürt’üm” diyenlerin idamla yargılandığını, Kürtçe eğitimin yasaklandığını, Kürtlerin her türlü hakarete ve baskıya uğradığını, “Büyüyünce beyninde ve yüreğinde Kürtlük ideali taşıyabilecek” çocukların bile Dersim’de süngülendiğini unutmuşa benziyor. Hayret, Osmanlı padişahları gibi saraya oturunca eskiden bildiklerini unutmuş görünüyor!

Peki sormazlar mı Tayyip Erdoğan’a: Madem durum böyleydi, o halde 2005 Ağustosunda Diyarbakır meydanında Kürtlerden niçin özür diledin? Kapısına gidip gözyaşı döktüğün Diyarbakır E-Tipi Cezaevi’nde tarihin akışını değiştiren direnişler niçin yaşandı? Öncesini bir yana bırakırsak, son kırk yıldır Kürtler niçin direniyor ve savaşıyor? On binlerce insan kanını niçin döktü? “Memleketin en önemli sorunu nedir” diye sorulduğunda Adnan Menderes niçin “Kürt sorunu” cevabını verdi?

Fitne ne, fitneci kim?

Tabi sorular istendiği kadar çoğaltılabilir. Çünkü bu konuda söylenecek şeyler gerçekten de çoktur. Ayrıca bunları Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bilmemesi mümkün de değildir. Fakat belli ki bilerek ve planlayarak söylüyor. Çünkü bunları söyleyen AKP’li sadece Tayyip Erdoğan da olmuyor. Aynı gün Başbakan Ahmet Davutoğlu da Kürt direnişi için “fitne” kavramını kullanmış bulunuyor. Son Milli Güvenlik Kurulu toplantısı ardından cumhurbaşkanı ve başbakandan aynı sözler duyuluyor. Belli ki MGK toplantısının sonuçlarını yansıtıyorlar ve planlı hareket ediyorlar.

Burada Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan gibi Başbakan Ahmet Davutoğlu’na da benzer soruları sormak gerekiyor: Peki fitne ne, fitneci kim? Kürtlerin varlık ve özgürlük savaşları mı fitne, yoksa Ahmet Davutoğlu’nun yönettiği Kürt kültürel soykırımı mı fitne? Kütlerin dilleri, kültürleri, tarihleri ile özgür ve demokratik yaşam arayışları mı fitne, yoksa herkesi Türk sayarak yürütülen asimilasyon mu fitne? Kürtlerin demokratik Türkiye ve Ortadoğu arayışları ve mücadeleleri mi fitne, yoksa Kürtleri yok sayarak Türkiye’ye faşist-şoven milliyetçiliği dayatmak mı fitne? Kürtlerin birçok çözüm projesi ortaya koyarak çözüm arayışları mı fitne, yoksa AKP’nin oyalayıcı ve erteleyici hileli-demogojik yaklaşımları mı fitne? 

Derler ya, dilin kemiği yokmuş, her türlü söze dönermiş! Tayyip Erdoğan ile Ahmet Davutoğlu’nun sözleri bunu andırıyor. Bu sözlerle süreci nasıl yürüteceklerine dair doğrusu insan şaşırıyor. “Kürt sorunu yok” diyerek, Kürdistan Özgürlük Hareketi’ni “fitne” olarak tanımlayarak Kürt sorununun çözülemeyeceği ve Türkiye’nin demokratikleştirilemeyeceği açıktır. Dolayısıyla AKP’nin hile ve oyalama içinde olduğu, her şeyi seçimi kazanmak ve iktidarını güçlendirmek için yaptığı açığa çıkıyor.

Çözümden anladıkları PKK’nin tasfiyesidir

Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın bu sözlerini de çoğunlukla 7 Haziran erken seçimine bağlayan yaklaşımlar öne çıkıyor. Bu doğru görülebilir ve AKP’nin amacının seçimi kazanmak olduğu söylenebilir. Fakat bu yaklaşım, söylenen sözlerin AKP’nin gerçek zihniyeti olduğu görüşünü gölgelememelidir. AKP her şeyi seçimi kazanmaya bağlamıştır, fakat Tayyip Erdoğan ile Ahmet Davutoğlu’nun söylediklerinin kendi esas zihniyetleri olduğu da tartışmasızdır.

Nitekim son dönemde yaşananlar bunlarla sınırlı da değildir. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Ukrayna’ya giderken “İzleme Kurulu yanlıştır” diyerek hükümetin müzakere yönünde adım atmasını engellemeye çalışmaktadır. Belli ki Tayyip Erdoğan resmi ve planlı müzakere sürecinin gelişmesine karşıdır. O halde söz konusu süreci hep hile ve oyun olarak ele almaktadır. Zaman kazanmaya dönük bir aldatma olarak değerlendirmektedir.

Böyle yaklaşan sadece Tayyip Erdoğan da değildir, Ahmet Davutoğlu’nun yaklaşımı da benzerdir. Örneğin PKK’den kaçmış bir hainin Urfa’da evlendirilmesi için adeta devlet töreni yapmaktadır. 20 Mart sabahı TV ekranlarını izleyenler bu komediyi seyretmek zorunda kalmışlardır. Bir hainin düğünü dakikalarca haber olurken, Ahmet Davutoğlu’nun geline altın bilezik gönderdiği açığa çıkmıştır. Dahası söz konusu hainle ve anasıyla telefon konuşması yapacak kadar komik bir duruma düşmüştür. 

Urfalı kadın Kürtçe konuştuğu için yanına Türkçe bilen bir tercüman verilmiştir. Belli ki telefonun diğer ucundaki Ahmet Davutoğlu’na da Kürtçe bilen tercüman verilmiştir. Davutoğlu kadını kutlamakta, kadın ise “Dağdakilere ve cezaevindekilere de çözüm bulunmasını” istemektedir. Burada Davutoğlu’nun verdiği cevap ilginç ve önemlidir. Şöyle demektedir: “O konularda çareyi siz bulacaksınız.” Urfalı kadın Ahmet Davutoğlu’ndan, Başbakan ise Urfalı kadından çözüm istemektedir. Besbelli ki Ahmet Davutoğlu’nun çözümden anladığı “PKK’nin tasfiyesi” olmaktadır.

İşte AKP’nin gerçek zihniyet ve politikası budur. Bu zihniyet ve politikanın CHP ve MHP’den ciddi bir farkının olmadığı açıktır. Al birisini, vur ötekine! Bunlarda sorunları çözecek bir zihniyet ve politikanın gelişmeyeceği ortadadır. Burada önemli olan, karşıt bu iki iktidar bloğunun çatışmasından demokratik toplum devrimini yararlandırmaktır. 7 Haziran seçimleri bunun için çok ciddi bir fırsattır ve ancak bu fırsatı başarıyla kullanana usta politikacı denir. 

Yazarın diğer yazıları