Türk ordusunun karizmasından İstanbul’a…

Osmanlı’da, “asilzadeler” (soylular) sınıfı yoktu. Nasıl olsun ki, Osmanlı, Afganistan’ın Hazeran bölgesinden kopup gelmiş bir göçmen ailesiydi. Halk olarak bir dayanağı yoktu ki…

Gerçi, bütün imparatorluklar çok ulusludur ama, Osmanlı etrafına ganimetçileri toplamış bir karmaydı. Oysa Roma’nın çekirdeği İtalyanlardı. İskender imparatorluğunun Makedonlar, Pers imparatorluğunun kökleri de İranlılar, Acemler…

Osmanlı hangi haydut çetesinden, asilzade çıkardı ki… Araplara el atsa Romalıların (Rumlar), Yunanlıların, Ermenilerden asilzade sınıfı yaratmaya kalkışsa Kürtlerin, Bulgarların, Romen, Sırp, Arnavutların hatırı kalırdı.

Onun için öyle geldi ve dünyada soylusu olmayan bir imparatorluk olarak söndü.

Osmanlı artıklarına dayanarak Türk devletini kuranlar, şekilcilik olarak Avrupa hayranıydı. Avrupalı soyluları taklit edip balolar, görkemli sofraların kurulduğu dans seansları düzenleniyor, ama asilzadeleri yoktu. Onlar da, “herkesin varken, benim başım kel mi?” deyip kendi soylularını türettiler. Subayları süslü-püslü giydirip giyitlerini sırmalayarak, apoletlerini altuni parlatıp, bellerine kılıç takarak “al sana soylu sınıfı” demeye getirdiler.

Asilzadelerin uşakları, hizmetkarlarına karşılık olarak, ev hizmetleri için “emir eri” adıyla er tahsis ettiler. Kışlada hizmetlerine ayrıca düşük rütbeli subaylara birer er, generallere subay cinsinden “emireri” tahsis ettiler.

Soyluların özel buluşma, toplanma kulüplerinin karşılığı olarak da “vatani görev” adıyla askere alınmış erlerin, ücretsiz hizmet sunduğu ordu evleri inşa ettiler.

Yaşama alanı olarak da generallere köşkler tahsis ettiler. Alt rütbedeki subay ve ast subaylara da, sivillerden tecrit edilmiş, özel korunaklı siteler (lojman)…

Türk tipi görgüsüz asilzadeler, o kadar çalımlı, görüntü olarak da o denli görkemliydiler ki, temsilcileri (büyük komutan) generaller, parlamentonun özel oturumlarını, soyluları taklitle balkondan seyrediyor, sonra geldikleri gibi asla tebessüm etmeden kaşlarını çatıp rap rap yürüyerek ayrılıyorlardı.

Ama, her taklit hayatın, bir sonu vardı. Vatan aşkıyla, ölümlere atılan adanmış insan rolü oynarken, ani değişimle, ücret mukabilinde (paralı asker) iş tutan personele döndüler. Ücretlerini hak etmek için pis işlere girdiler. Darbeler sürecinde (1960, 1971, 1980 ve sonrakiler), süs-püslü hallerinin çalımı dökülmeye başladı. Kendi deyimleriyle, “karizmayı çizdi”ler. Bir soylunun, karışma yerine zorunlu hallerde intiharı seçtiği pisliği avuçlayarak, işkenceci olarak karşımıza çıktılar.

Kürt başkaldırısı sürecinde de, kimiler ücret karşılığında katil, katliamcı, kimileri de köy yakan kibritçi, soyguncu, bebeklerin mamasını da çalan hırsız, kazanç koşusunda mafyacı kesildi.

Yanar-döner halleri işte. Bu coğrafyada kimse kendisi değil. Kişilik yok, herkes kendince birer taklitçi. Türk ordusunun asilzadeliği de, değişim geçire geçire, sonunda, laik rejime adanmışlık rolünden, IŞİD dinciliği olan AKP dinciliği durağına vardı. Ordu, şimdi baş ve topuk selamı ile vatan diye diye ona bekçilik ediyor.

Kendisine verilen görev emriyle, en son Kürdistan’da, seçim kalpazanlığı için ter döküyordu, Türk ordusu. AKP’nin belediyeleri ele geçirmesi için, erleri “bindirilmiş kıta” olarak sandık başlarına taşıyorlardı.

Ve bu ordunun baş komutanı Erdoğan, kaybettiği İstanbul rantını ele geçirmek için, seçimi yenileme atağına geçerken, kazanan CHP adayını “13-14 bin oyla seçim mi kazanılır?” diye küçümsüyor, seçimde seçmen hilesi yapıldığını söylüyordu.

Oysa, askerleri bindirip sandık başlarına sevk etmek kalpazanlıktı. Erlerin sandıklara hücum ettiği Hakkari’nin Uludere kasabasında, Türk ordularının başkomutanı Recep Erdoğan kasabaki seçmen sayısından fazla oy alıyordu. Bu kalpazanlıkta, ucu kaçmış hesap hatasıydı. Ve Erdoğan, bunu zafer olarak alıyor, sindiriyordu.

 İstanbul’da 15 bin oyla seçim kazanmayı küçümseyen aynı Erdoğan, Malazgirt belediyesini 3 farkla sahipleniyordu. 2 bin 500 oyun iptal olduğu Muş seçimini de 530 oyla kazanmış oluyordu. Ama Malazgirt ve Muş oylarının sayımını, seçim kurulu ağzıyla reddediyordu.

Gelin ve görün ki, Türk solcuları bir zamanlar, geleceğe dair tekmil umutlarını orduya ilmikliyorlardı. Beklentilerini, “ordu millet el ele” diye bağıra bağıra, sokaklar boyunca yürüyorlardı.

Çünkü afrası, tafrasına bakarak onları, “soylu ırk”ın, “asil kanlı” muhafızların muhafızı sanıyorlardı. Bir süre sonra, orduyu zindan bekçisi ve işkenceci olarak görünce şaştılar ve “soyluluk karizmasının çamur-çirkef bağlaması”na tanıklığın hayal kırıklığını yaşadılar.

Oysa militer ruh buydu. Kim baş ise ona biat ediyordu. Bugün de, Türk-İslam Faşizminden emir ile komuta aldıkça baş ile topuk selamına geçiyor…

Ha Kürtler mi? Onlar çakma asaletin soysuzluğunu, Koçgiri 1920’den beri yaşıyorlar. “Azametlerini” en son Roboskî’de, Cizre, Sur, Silopi, Nusaybin, Şırnak, Yüksekova, Bismil ve de Efrîn’de seyrettiler.

Gördüler ki, ısmarlama gömlek özü değiştirmiyor…

Ha, seçim mi? Erdoğan, daha seçimler yapılmadan, seçim kurulu başkanının ağzı ile “kaybedersem yeniden” demişti. Tarih de vermişti, seçim kurulu. 2 Haziran diye. Şimdi o süreç yaşanıyor. Çünkü rant büyük İstanbul’da. Bilal’in daha götürecekleri var. O hazine kaybedilemez…

Yazarın diğer yazıları