Türk-İslamcı ajan ve katiller (2)

Zaman gazetesinin, iki yazarı tarafından başlatılan Türk-İslam ideolojisi tabanının “devletçiliği” ve aydınlarının “ajanlığı” tartışmasının “öteki boyutu”na giriş yapmıştım.

Devam edeceğim ama, Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip, Ramazan ayı boyunca iftar sofralı mitingten mitinge koşarak, üstüne kan sıçramamış bayrakları ötekileştirip, kenara atarak, “bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır” diye gürledi. Kan sıçramamış bayrakları, makbul görmedi. Kanlı bayarkları kutsayarak, sofraya yumulan adam, bayram sabahı da, kargaların henüz açlık bozmada siftah etmediği, insanların hayata “bismillah” demediği yarı kör saatte, namaz için gittiği caminin avlusunda, savaş davulu çalarcasına vaziyet alıyor ve Kürdistan hareketiyle, “barış mutabakatına varmak üzere” kurulan heyeti ve heyetin “müzakereye devam” anlaşmasını kabul etmediğini açıklıyordu.

Destur be adam, bari dini bayram günü insanlara rahat, huzur ver…

Oysa, “mutabakat heyeti” kendisinin kurmacasıydı.

Bu ne biçim Cumhurbaşkanı anlayamadım. Ama bununla kalmıyor, “Türk partilerinden” bir parti ağzıyla konuşan, kimi sözcüleri onunla aynı kelimelerle Kürdistana “doğu ve güneydoğu” diyen HDP’yi de topa koyup, tüfekle atıyordu.

Fakat, tek başına “olay” olan Recep Tayyip meselesi değil konumuz. Geçen yazıdan kalma konumuza dönersek, derini ve sığıyla Türk devletinin eli, hep medyanın içindeydi. Patronlar, “tepelerle” iş tutuyordu. Muhbirler ağı dört bir yanda…

Ağın dokusu güya gizli, fakat, herkes kimin ne olduğunu biliyordu. Kinaye ortamlarında, bunların adı “resmi gazete muhabiri”ydi. Bir çoğu iri puntolarla yazılan polisin, MİT’in adamı sıfatıyla yıldız gibi kaydı. Kimileri olayların akışıyla fahş oldu.

Herkesin Cumhuriyet gazetesinin muhabiri sandığı Doğan Tanyer, 27 Mayıs 1960 darbesi sabahı, yüzbaşı üniformasıyla işe geliyor, 1990’larda ANKA ajansında editör sanılan Hayri Birler günün birinde MİT’in basın sorumlusu olarak beliriyordu.

Kimilerinin, “Kara” takma adı çınlıyor, kimileri “devlet sözcüsü” oluveriyordu.

Yakın tarihe kadar (1990’lar) dinci ve ırkçılar basın yapısı içinde, bir “hiç”ti. Elitten sayılmadıkları, küflü kafalı, cahil-cühela Faşist diye küçümsendikleri için, ajanlıkları da yadırganmıyor, tersine onlara yakışan olarak algılanıyordu.

En öneli kalemleri Necip Fazıl Kısakürek’ti. O da, kandırmaca dünyasına yakışanıyla, içki ve kumar masasında kalkıp camiye giden, iktidardan para alıp karşılığında övgüler yazan olarak aşağılanıyordu.

Çünkü, elit bakış açısına göre ırkçılıkla dinciliği bir arada kaynaştıran kitle tabanları, ayırt edilmezlikle iç içe ve onlar birleşik kaplardaki sıvı gibi karşılıklı akışkan, pis işlerde, yadırgamadan birbirini tamamlayandı.

Övünlük karın tokluğu fiyatına rejimin ayak işlerine koşuyor, düşman sivil kitleye karşı saldırı unsuru olarak kullanılıyor, elit kesimin küçümseyip yapmaya yanaşmadığı alanlarda çalışıyor, ne oldukları sorulduğunda, “ben milliyetçi mukaddesatçıyım abi” cevabı veriyorlardı.

 “Mukaddesatçılıkları” bugünkü IŞİD’ın bir benzeriydi. Ücretleri ödendiğinde, “galeyana geldim, tutmayın abiler” naralarıyla, rejimin gösterdiği düşman hedefe saldırıp cinayet işliyor, hırsızlık, talan yapıyorlardı.

(Kürdistan, bunlar için kırım ve talan alanıydı. Sonra Trakya Yahudilerinin malına, mülküne kondular. 6,7 Eylül 1955’de İstanbul Rumları, Ermeni ve Yahudilerin hayatını yağmaladılar.)

Bu alt kitle, 1960’ların ortalarına kadar Demirel’in Adalet Partisi saflarında “galeyana gelmiş milliyetçi, mukaddesatçılar” olarak Türkiye İşçi Partililere saldırıyor, mesai bitimi harçlıklarını alıp dağılıyor, ekip başları Altındağlı Pehlivan da kongrelerde Demirel muhafızlığı yapıyordu.

Sonra ırkçılar MHP’de, dinciler de ağırlıklı olarak, AKP’nin başlangıcı olan Erbakan’ın kanatları altında toplandılar. 

“Bismillah Allahu ekber” tarafların ortak sloganıydı. 1969’da “Komünistler Moskovaya” sloganıyla camiden çıkıp, İstanbul Taksim meydanında toplanan solculara saldırıp katliam yaptılar. Olay, “kanlı pazar” adıyla tarihe not edildi. 

1978’de Sivas’ta, Maraş’ta, Malatya ve Çorum’da bir kere daha bir ve beraber olarak, IŞİD’in kullandığının benzeri sloganlarla Alevi Kürt katliamı yaptılar…

1980 darbesine kadar, dinci ve milliyetçilerin saldırı tazelemeleri sonucu 6 bin insan ölüyordu. Bu dönemin kimileri katil sanıkları MHP’den, vali ve polis şefleri de AKP’den milletvekili Bakan oluyordu.

Sivas’ta, 1992’de insanları diri diri yakılması da, kullanılmışların ortak eserleriydi. 

Dememiz o ki, Zaman gazetesinin yazarları dinci ve ırkçıların poliste, MİT’te ajan olarak kullanıldıklarını yazıyor, ama kitle tabanlarının kırımlar, katliamlarda cellat, talanda personel olarak öne sürüldüklerinden bahsetmiyorlar.

Oysa kanayan ve yağmalanan Kürdistan, bunların vahşi eseridir.

Kürdistan’da yaptıkları, daha sonra övünçleriydi. AKP’nin orduyu ele geçirme hamlesi sırasında tutuklanan Generaller, daha sonra da aynı akıbete uğrayan polis şefleri “vatanseverliklerini” savunurken, “Doğu ve Güneydoğuda destan yazdıklarını” söylüyorlardı.

Kürdistan’da “faili meçhul” adıyla 17 bin 500 sivil cinayet işlenmiş, 4 bin köy yakılmıştı. Ortalık kirli, kanlı, katiller, her dönem korunuyordu. Kimiler öldüklerinde Türk bayrağına sarılıyor, anıt mezarlara gömülüyorlardı.

Düzen bu…

Yazarın diğer yazıları