Türkiye emperyalist bir ülke mi?

Türkiye ne emperyalist ne de alt-emperyalist bir ülkedir. Ama bu, Türkiye’nin zaman zaman emperyalist politikalar gütmeyeceği, emperyalist hevesler taşımayacağı anlamına gelmez. Türkiye’nin alt-emperyalist ya da bölgesel emperyalist bir ülke olarak nitelenmesi, askerî yayılmacılık, işgal ve fetih politikaları bakımından tartışılmalıdır.

Tayyip Erdoğan, devletin resmî ideolojisi olan Kemalizmi ıskartaya çıkardı ama her devlete zorunlu olarak gereken bir resmî ideoloji bile ihdas edemedi. İslamcı denemeyecek ölçüde basit yararcı, dinbaz, bir nitelik sergiliyor ve cami imamı mertebesindeki İslamcılığının dışında, zorunlu anlar biriktikçe Kemalizme daha fazla başvurmak durumunda kalıyor.

Rojava küçük bir bölge ve küçük Rojava, devrim davası bakımından, başlarında ilerlediğimiz yüzyıla büyük bir başlangıç teşkil ediyor. Mesele, Rojava’yı kavruk bir devrim adası olarak bırakmamak; “müesses nizam”ın kara deryasında yeni devrim adaları yaratarak devrime bağlantılar oluşturmaktır.

ZABEL MİRKAN

Yazar ve  Teori ve Politika dergisi editörü Metin Kayaoğlu anti emperyalizm nedir, anti emperyalist söylem ve ideolojinin AKP’den Vatan Partisi’ne Türkiye’de nasıl bu kadar geniş bir tabanı olduğu, bu alanda mücadele ettiğini savunan yapıların Kürt karşıtlığının kaynağı, Rojava’daki güncel siyasal gelişmeler vb. birçok konuda gazetemizin sorularını yanıtladı.

Türkiye emperyalist bir ülke mi?

Hayır; Türkiye ne emperyalist ne de alt-emperyalist bir ülkedir. Türkiye’nin emperyalist olmadığına ilişkin tartışma iki boyuttan yürütülebilir. Emperyalizmi, kapitalizmin bir aşaması anlamında, ekonomik bir kategori olarak alırsak, Türkiye’nin emperyalist hiyerarşi içindeki seyrine bakılabilir. Hiyerarşi içinde birtakım oynamalar olduğu söylenebilir ama bunun kategorik sıçrama olması herhalde söz konusu değildir. Buna bağlı olarak, 2000’li yıllarda kaydedilen ekonomik gelişmenin esasen emperyalist malî merkezlere bağımlılığı daha da artıran bir para pompalanması sonucu olduğu kabul edilir. Ekonomik bakımdan bölge ülkelerine kıyasla gelişkin olduğu bir gerçek olmasına karşın, Türkiye’nin ekonomik kapasitesinin emperyalist olmaya yetmeyeceği rahatlıkla söylenebilir.

Son yıllarda çok duyduğumuz, “askerî teknoloji bakımından kendine yeter ülke” sözlerinin hiçbir gerçek karşılığı olmadığı da gayet açıktır. Böylece, Türkiye’nin emperyalist olmak bir yana emperyalizmden mustarip bir devlet olduğu görülecektir. Ama bu, Türkiye’nin zaman zaman emperyalist politikalar gütmeyeceği, emperyalist hevesler taşımayacağı anlamına gelmez.

Öyleyse, Türkiye’nin alt-emperyalist ya da bölgesel emperyalist bir ülke olarak nitelenmesi, askerî yayılmacılık, işgal ve fetih politikaları bakımından tartışılmalıdır.

Türkiye, dönem dönem, çevresinde oluşan boşlukları doldurmaya heveslenmiştir ama Hatay’ın ilhakı ve Kıbrıs dışında her seferinde ülke sınırlarına dönmüştür başarısızlık duyusuyla. Suriye ve Irak topraklarına iştahı Cumhuriyetin ilk yıllarından kalmadır. 1957-58’de Suriye’yi işgal niyetiyle sınıra asker yığmıştır. Sovyetler Birliği’nin ve Yugoslavya’nın dağılmasını izleyen dönemde Türkiye’nin Türkî cumhuriyetler ve Balkan ülkelerine dönük bir heves taşıdığı hatırlanacaktır. “Adriyatik’ten Çin Seddine” sözüyle karşılığını bulmuştu bu heves, ama hüsranla sonuçlandı.

Türkiye’nin bulunduğu bölgede güçlü devlet geleneği ve ekonomisiyle öne çıkan birkaç ülkeden biri olduğu açık. Bunun, istikrarsızlık ortamında Türkiye’yi daha çok inisiyatif sahibi bir ülke görünüme soktuğu da açık. Irak ve Suriye işgal altındayken ve parçalanırken Türkiye’nin dünyanın en güçlü gerilla ve halk hareketiyle mücadele ortamında bile kendini koruyabildiği de bir olgudur. Ancak bunun ABD ordusuna karşı bir koruma olmadığı vurgulanmalıdır!

Çevresindeki boşluk, Türkiye’nin jeo-politik kapasitesini önemli oranda artırdı ama buna eşlik edecek politik, ekonomik ve ideolojik kapasiteye sahip olduğu söylenemez. Bu sayılanlar dışında askerî gücünden önemli bir etmen olarak söz etmek gerekecektir.

Çevresinde oluşan boşluğu değerlendirme bakımından Türkiye’nin önüne çıkan son fırsat, Irak ve Suriye’de yaşanan krizler oldu. Irak’ın ta 1990’ların başından itibaren karşılaştığı saldırıya ilişkin zamanın devlet başkanı Özal’ın hevesinin kursağında kaldığını biliyoruz.

Bugün, Türkiye’nin Irak’ta Kürdistan Bölgesine dönük kalıcı askerî üsler oluşturma niyetinin olduğunu söyleyebiliriz. Bunun gelecekte ne gibi sonuçlar yaratacağı, Kürdistan Özgürlük Hareketi ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi gibi faktörlere bağlı.

Suriye’ye ilişkin olarak, Türkiye’nin kifayetsiz muhteris yöneticilerinin Şam’daki Emevî Camisinde namaz kılma hevesi de kursağında kaldı. Şimdi, sadece Suriye Kürdistan Hareketini bahane ederek bulunabiliyor bu ülke topraklarında. Fakat, “Fırat Kalkanı Bölgesi”, İdlib’teki gözlem noktaları, “Zeytin Dalı Harekâtı” ve “Barış Pınarı Harekâtı Bölgesi”ndeki varlığına son vermeye karşı nasıl direneceğini tahmin edebiliriz. Son günlerin manzarası, Türkiye’nin her bakımdan aleyhine bir eğik düzlemde olunduğuna işaret ediyor. Eğik düzlemin karşı tarafında ise, bir yazarın yerinde ifadesiyle, Türkiye sayesinde avantaj elde eden Kürtler ve Suriye rejimi bulunuyor.

Bu yayılma hevesinin ideolojik tamamlayıcısı olarak kullanılmaya çalışılan Osmanlıcılık ve İslamcılık ise, bölge nezdinde tamamen ters tepen bir işlev kazanmış durumda.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir yayılma politikası güttüğü açık, ama bütün bunların bir ülkeyi, alt ya da bölgesel de olsa, emperyalist olarak nitelemek bakımından yeterli etmenler olduğunu söyleyenler olur mu bilmiyorum. Kaldı ki bu türden eylemlerin öznesine emperyalist nitelik bahşedilebilecek olursa, dünya devletlerin herhalde üçte biri emperyalist sayılabilir.

Türkiye’deki faşizmin, Almanya, İtalya’da ya Güney Afrika’daki ‘apartheid’ rejimiyle benzer ve farklı yönleri neler?

Öncelikle, Türkiye’deki rejimin “faşist” olarak nitelendirilmesi konusunda çekincelerim olduğunu ifade edeyim. Buna karşılık, faşist nitelemesinin iki olumlu işlevi var. Bir yandan, bir politik aygıtı faşist olarak nitelemek normatif bir düşmanlaştırma anlamına geliyor. Karşımızdaki güçten nefret etmemizin daha güçlü bir mücadele için işlevsel olduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan, faşist nitelemesi, özellikle Türkiye devrimci hareketi bakımından, legal ve barışçı mücadele olanaklarının ya olmadığı, ya da bu mücadele tarzlarına bel bağlamamak gerektiği ve devrimci şiddetin kurucu rolüne vurgu anlamında gayet güçlü bir pozitif işleve sahiptir. Türkiye’de rejimi faşist olarak nitelemekten uzak olan politik kesimler genel olarak devrimci mücadeleden uzak olanlar olmuştur. Yani, bir teorik yanlış politik bir doğruya yol açmıştır. Dolayısıyla bu atmosferden dolayı faşist nitelemesine ideo-politik gerekçelerle itiraz edilmesine gerek olmasa da analitik bakımdan isabetsiz olduğu söylenebilir.

Ama buna karşılık, rejimin Bonapartist nitelenmesinin hem politik, hem de teorik bir yanlış olduğu görüşündeyim. Türkiye devlet yapısı, birbiriyle itişip kakışan görece geniş bir egemenler koalisyonu zemininde bir kanadın hakimiyetinde, ezilenlere dönük diktatoryal yöntemlere sistemli olarak başvuran ama geniş halk yığınlarına dayanmayı, onları güdülemeyi de başaran, burjuva demokratik denemeyecek ama bir kanun mantığına genel olarak dayanmayı gözeten bir nitelikte görünüyor. Devlet, görece güçlü ve yerleşik kurumsal geleneklere dayanmasına karşın, orta büyüklükteki ekonominin emperyalist merkezlere bağlılığından da kaynaklanan istikrarsızlığı ve yürütmenin geleneksel kronik yozlaşması ile eşitsiz bir tablo sunmaktadır. Böylece devlet, gücü yanında önemli güçsüzlüklerle maluldür.

Bu bakımdan Türkiye’nin –faşist İtalya’yı bilmiyorum öteki iki ülkeden de önemli ölçüde farklı olduğu kanısındayım. Tayyip Erdoğan’ın Hitler benzeri biri olması olanaksız geliyor. Hitler’in güçlü bir ideolojisi, çok iyi örgütlenmiş bir paramiliter gücü, güçlü bir partisi, halk yığınlarını mobilize edebilen bir politik dinamiği ve son derece gelişkin bir ekonomisi vardı. Tayyip Erdoğan bu unsurların tümünden yoksun bulunuyor. Bunların “azıcık azıcık ortaya karışık” bir örneği olabilir mi bilmiyorum! Tayyip Erdoğan, devletin resmî ideolojisi olan Kemalizmi ıskartaya çıkardı ama her devlete zorunlu olarak gereken bir resmî ideoloji bile ihdas edemedi. İslamcı denemeyecek ölçüde basit yararcı, dinbaz, bir nitelik sergiliyor ve cami imamı mertebesindeki İslamcılığının dışında, zorunlu anlar biriktikçe Kemalizme daha fazla başvurmak durumunda kalıyor. Paramiliter bir güç örgütlemenin salt devlet marifetiyle olamayacağını Tayyip Erdoğan Türkiye’sinde gördük. Tayyip Erdoğan ne kendisine oy veren halk yığınlarını mobilize edebiliyor, ne de basit günlük çıkarlar peşinde koşan güruhları düzenleyebiliyor.

“Apartheid” rejimi uygulayan Güney Afrika da Türkiye’den epeyce farklı bir ülkeydi. Türkiye’nin başta Kürtler olmak üzere Türk olmayan halkları ezdiği, ayrımlaştırdığı gerçektir ama bunu hukuksal bir boyuta taşıyamayacağı açık olsa gerektir. Türk devlet yetkililerinin söylediği gibi, boyun eğdiği sürece, bir Kürt, cumhurbaşkanı bile olabiliyor Türkiye’de!

Rojava’da direniş sürerken, sadece klasik MHP tabanının değil; solda konumlanan bazılarının bile BAAS’ı destekler bir pozisyon almasını nasıl okuyorsunuz?

MHP tabanının Suriye BAAS’ını desteklediğine ilişkin bir bilgim yok. Ama MHP tabanı söz konusu olunca bir çift sözün yeridir. Türkiye’de ülkücü diye anılan faşist kesimlerin 1970’lerde bir dinamiği vardı, bunların artık içi boş bir oyuncak olduğuna ilişkin çok belirti görüyoruz. Türkler ve Kürtler bakımından tarihin bir yer değiştirmesiyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Ünlü filozofun tabiriyle, önemli bir “tarihsel halk” olan Türklerin bugün bir türlü tarihin hareketli ve harekete geçirici çarklarına rast gelmediğini, “tarihsel olmayan bir halk” olarak Kürtlerin ise, neredeyse her yer ve konumda açığa çıkan, sonuç almaya yönelik ve dikkat çeken bir dinamik olduklarını söyleyebiliriz. Suriye ve Irak’ta hiç de azımsanmayacak Türk nüfusun paramparça olduğunu ve Türkiye’nin maşası bile olamayan bir pozisyon sergilediğini izliyoruz. Bir araya gelemiyorlar ve çeşitli öteki öznelerin eklentisi olabiliyorlar ancak. Türklerin tarihten dışlanmasının bir örneğini de ülkücü denilen faşist kesimler oluşturuyor. Suriye iç savaşı süresince, Kürtlere ve İslamcı örgütlere dünyanın dört bucağından –ve Türkiye’den de savaşçı akımı oldu. Ama bu ülkedeki Türkmenlere sözümona yardım konusunda, ülkücü faşistlerin oralara gidip silahlı fotoğraf çektirmek dışında bir etkinliklerine tanık olmadık. Yani MHP’li faşistler, bu gelişmeler boyunca, değil bağımsız bir özne, maşa bile olamıyorlar. Türklerin Türk olarak faşist bile çıkaramadığı bir tarihsel dönemde gibiyiz. Türk halkı tarihsel “asabiye”sini, kolektif hareket yeteneğini yitirmiş gözüküyor. Bunun, sadece karşı-devrim bakımından değil, devrimcilik bakımından da bir sorun olacağı öngörülebilir.

Türkiye’de Tayyip Erdoğan iktidarını alkışlayan ve bu arada Suriye BAAS rejimini de destekleyen ve kendilerini sosyalist niteleyen yapılar var. Ayrıca, Tayyip Erdoğan iktidarına karşı olduğunu beyan eden ve BAAS rejimini desteklerken Kürtleri emperyalizmin egemenliğine girmekle suçlayan komünist adlı yapılar var. Bu iki tutumu elimizin tersiyle bir yana atabiliriz. Buna karşılık, Türkiye’de ulusal devrimci olarak adlandırılabilecek ama Tayyip Erdoğan’ın hakimiyetinde de öncesinde de Türk devletine karşı pratik politik mücadele yürütmeyi bir an bile bırakmayan bir akımın Suriye iç savaşı sürecinde Esat rejimini desteklediğini biliyoruz. Bu yaklaşımın gerekçesi tanıdık; Türk Kurtuluş Savaşında işgale karşı mücadele nasıl meşru idiyse, Suriye’ye yönelik emperyalist müdahale de aynı şekilde savunmayı gerekli kılmaktadır. Ne olursa olsun, bu yaklaşımın ne türden açıkları olursa olsun, devrimci bir örgütle karşı-devrimci Vatan Partisini bir kefeye koyamayız.

Bugün, Şam’da mücadele yürüten Arap bir devrimci açısından Esat güçleriyle nesnel ya da öznel ittifak gereklidir. Ancak, Şam rejiminin boşalttığı bölgelerde öz savunma örgütleyenlere kimsenin bir şey demeye hakkı olmamak gerekir. Burada iki ayrı devrimcilik gerçeği bulunuyor. Bu iki ayrı devrimcilik gerçeğinin meşruiyeti, ikisinin somut olarak karşı karşıya geldiği varsayımsal âna kadar sürecektir; bu andan itibaren özgül durum, muhtemelen taraflardan birini seçmeyi zorunlu kılacaktır.

Tarih bazen devrimcilerin önüne iki ayrı yersellikte, iki ayrı gerçeklik çıkarabilir ve bu, iki ayrı devrimcilik olarak somutlanabilir. Nasrettin Hoca’nın, dünyanın merkezi neresi sorusuna değneğini vurduğu yer yanıtı vermesi gibi, bir devrimcinin kendini merkeze alması, kendi mücadelesini önemsemesi son derece meşrudur. Ama bir devrimci, eğer nötr anlamda bir dar-devrimci olmakla yetinmeyecekse, mücadelenin bir yer ile kaim olduğunu ve kendi bulunduğu yer kadar başka yerlerin de nesnel devrimcilikler üretebileceğini, üstelik bu nesnelliklerin bazı kritik momentlerde karşı karşıya gelebileceğini göz önüne almalıdır. Yani nasıl bir zamandaki devrimcilik başka bir zamanda da devrimcilik anlamına gelmeyebiliyorsa, bir yerdeki devrimcilik de başka bir yerdeki devrimcilik anlamına otomatik olarak gelmeyebiliyor. Zamandan ve zeminden bağışık bir devrimcilik olamayacağını görüyoruz.

Devrimci hareket anti emperyalizm cephesinde nasıl birleşir? Geçmişte nasıl birleşmişti ya da sizce bu birleşme sahici bir birleşme miydi? 68’deki anti emperyalist mücadele ile bugünkü arasında nasıl bir fark var?

Devrimci hareketin geçmiş yıllarda anti-emperyalizm cephesinde birleştiğini söylemek aslında söylemin gerçeği tayin ettiği ya da gölgelediği bir mahiyet arz ediyor.

Gerçekte, 1960’ların sonlarında gelişen devrimci gençlik hareketinin anti-emperyalizm söylemi de bir tür “sol Kemalizm”in eseriydi. Henüz oluşum aşamasındayken hareket kendini Kemalizmle bağlantılandırıyor ve Kemalizmin anti-emperyalist söylemini öne çıkarıyordu. Bir geçiş bilinci mahiyeti taşıyan bu anlayışın geride bırakılması için çok uzun zaman geçmeyecekti. Bunun yurtsever bir pozitif boyutu olduğu doğruydu ama pratik, bu söylemin ilerisinde ya da dışındaydı ve nitekim, hareketin ilerleyen aşamalarında bu ayrımın, somut ve pratik olarak karşıya çıkan düşmanı ayırmaya yetmediği açığa çıkacaktı. Hareket, gelişmesinin ilerleyen aşamalarında, emperyalizme karşı mücadeleyi emperyalizmin yerli işbirlikçilerine karşı mücadele olarak belirginleştirdi. 1970’lerin sonlarına yaklaşıldığında, bu konu pratik olarak çoktan geride bırakılmıştı zaten. Devrimci hareketin tarihi boyunca anti-emperyalizmi varlığının ve pratiğinin önde gelen bir boyutu olarak algılamasının ideo-politik bir sorun olduğunu söylemek mümkün. Öte yandan, yine devrimci hareketin gösterdiği gibi, emperyalistlerin postalı toprakları çiğnemedikçe asıl düşman genel kural olarak içeridedir ve bu, devletin ta kendisidir. Dolayısıyla, devrimci hareketin anti-emperyalizm başlığında birleşmesini gerektirecek bir politik ortamda yaşamıyoruz.

Bu cepheden bakıldığında sizce Rojava devrimi nerede konumlanıyor? Kimilerine göre 21. yüzyıl devrimler çağı. 21. yüzyıl devrimciler ve Kürtler için neleri biriktirip getiriyor?

Geride kalan yüzyılı, devrimler ve devrimlerin yenilgileri yüzyılı olarak niteleyebileceğimizi görüyoruz. İçinde bulunduğumuz yüzyılın bir devrimler yüzyılı olacağına ilişkin bir kestirimde bulunmak için veriler henüz yeterli değil. Yüzyıla girerken, bir yandan sınırlı bir deneyimi modelleyerek “21. yüzyıl sosyalizmi” umudu taşıyanlar, bir başka bakımdan, kapitalizmin, üretim güçlerinin devasa sıçramasına yol açacağı ve dolayısıyla komünizme üretim güçlerinin itimiyle geçilebileceğine ilişkin iyimser öngörüler dolanıyor ortalıkta.

Ama başlarında olduğumuz bu yüzyılı devrimler yönüyle anlamak bakımından açık ara en öndeki öznenin Kürdistan Özgürlük Hareketi, en gerçekçi modellemenin Rojava devrimi olduğu ortada.

Rojava’da olan, devrimcilerin politik iktidarı ele geçirmesi anlamında bir politik devrimdir. Fakat bu devrimin ilk aşamasından sonrasının daha da uzun ve sancılı olacağını tahmin etmek zor değil. Politik devrimin toplumsal ve ekonomik boyutlara ilerlemesi için olanaklar henüz olgunlaşmaktan henüz uzak; devrim, inşaya girişmek için yeterli güvence ortamına sahip değil. Dolayısıyla, Rojava devriminin politik aşamadan toplumsala doğru fazla ilerleyememesini sorun etmenin anlamı yok.

Rojava küçük bir bölge ve küçük Rojava, devrim davası bakımından, başlarında ilerlediğimiz yüzyıla büyük bir başlangıç teşkil ediyor. Mesele, Rojava’yı kavruk bir devrim adası olarak bırakmamak; “müesses nizam”ın kara deryasında yeni devrim adaları yaratarak devrime bağlantılar oluşturmaktır.

Başlarında bulunduğumuz yüzyılı, bölge açısından tanımlamada öne çıkan temel bir etmen, tarihin kıyısında yer alan bir halk olan Kürtlerin artık tarihsel bir halk olmasıdır. Zaferleri bir yana yenilgileri bile tarihin çarkının Kürtleri ileri itmesine yol açıyor.

Yazarın diğer yazıları

    None Found