Türkiye: Suriye’de buraya kadar mı?

G-20 zirvesinde devlet liderleri arasında yapılan görüşmelerde herkes her konuda anlaştı gibi bir izlenim verilmeye çalışılsa da, aslında sahadaki durum tam aksini gösteriyor.

Küresel güçler arasında yaşanan sorun ve çelişkiler son derece karmaşık ve çok boyutlu. Krizin nedeni olarak zikredilen bir takım çıkmaz ve sorunlar aslında farklı bir çelişkinin sonucu olarak ortaya çıkan ve kendisiyle birlikte sarmalanan yeni sorunlar, krizi daha görünür kılıyor.

TC ile özelde ABD genelde ise Batı arasındaki krizin nedeni olarak bahsi geçen S-400 krizini de bu minvalde krizin asıl nedeni değil, ama sonucu ve yeni sorun ve krizlerin nedeni olarak tanımlamak gerçeğe daha yakın duruyor.

Batı’nın 100 yıllık, ABD’nin ise 70 yıllık müttefiki, daha doğru deyişle bağımlı gücü olarak bölgede etkinliğini kurmaya çalışan Türk ulus devletinin, 2011 Suriye iç sorununa müdahil olması, politik dengeler arasında ayrışmaya başlayan bölgesel ve küresel ittifak durumu sorunun ana kaynağı durumunda.

Uzun süre AKP hükümeti siyasetinde (Daha belirgin olarak da Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde) gündeme gelen “eksen kayması” tartışmaları giderek Türkiye’nin Batı’yla sorun yaşamasını doğurmuştu.

Bu durum Türk devletinin AB ile müzakere ve uyum sürecinde içten demokratik dönüşümü sağlayamaması, hatta giderek oligarşik ve akabinde tek adam diktatörlüğüne evrilen teokratik bir sisteme meyletmesiyle, Batı karşısında sesini daha gür çıkarmaya başlayan Çin ve Rusya’dan yana direksiyon kırmasını getirmişti.

Türk devleti bir yandan Doğu blokuna meylederken, diğer yandan Ortadoğu’da selefi Müslüman Kardeşler örgüne dayanarak bölge devletleri arasında liderliğe oynuyordu. Tam da bu dönemde patlak veren Arap Baharı’yla birlikte beklemediği bir savrulma sürecine girdi. Aslında işler yolunda gitmeyip, Arap Baharı’yla birlikte bir bir yıkılmaya başlayan eski diktatörlük düzenlerine karşın, AKP girdiği girdapta ısrar etti. Bu durum bölge üzerinde yeni küresel denge savaşında Türkiye’nin arafta kalmasına neden oldu. Ne Doğu ile bütünleşebildi ne de büyük arıza yaşadığı Batı’yla yeniden ilişkilerini düzeltebildi.

Güçlü sarsılmaların yaşandığı dönemde üçüncü dünya savaşının içinde kendini bulan Türk devleti uzun süre taraflar arasında savrulma yaşadı. Kurtuluşunu ve devamlılığını bölgede örgütlediği selefi çete örgütlerinde görmesi ise TC’nin en büyük çıkmazı oldu.

Rusya’nın İran’la birlikte Suriye sahasında etkinliğini kurmaya başlamasını kendisi için avantaja çevirmek isteyen TC, ilk başlarda düşman bellediği Esad’la daha sonra işler ters gitmeye başlayınca dolaylı ilişki geliştirmeye başladı. Astana süreci bu tercihi daha fazla ön plana çıkardı. Fakat bir yandan da Batı’yla ipleri koparmadan iki blok arasında orta yerde durmayı ön gördü. Hem ondan hem bundan faydalanma temel siyaset haline gelince, bir dönem avantaj gibi görünen küresel güçler arası denge siyaseti giderek tıkanma noktasına geldi.

Bu denge siyasetinde en büyük koz selefi çete örgütlerini himaye etmeydi. Zira o dönem gelişmelerin nereye evirileceği belirsizdi ve geçer akçe ise El-Kaide menşeli selefi örgütlerdi. DAİŞ ve Nusra bulunmaz nimetti. Müslüman Kardeşler zaten aileden bir parçaydı ve Suriye’deki Esad rejimi karşısında görece en güçlü taraf olarak görülüyordu. Ancak bunlar da bir bir tasfiye edilince (veya güçten düşürülünce) vekalet savaşının yerine sahaya kendisi inmek zorunda kaldı. Cerablus, Ezaz, Bab, Efrîn işgali ve son olarak İdlib’de saplanılan bataklık böyle gelişti.

Erdoğan G-20 zirvesinde yaptığı görüşmelerden son derece memnunmuş gibi görüntü verse de, aslında kendisine bataklığa dönüşen bu durumu psikolojik üstünlükle lehine çevirme gayretinde.

Zira sahadaki fotoğraf Erdoğan’ın yaratmaya çalıştığı algının aksini gösteriyor.

Erdoğan’ın Suriye sahasında halen de işgal altında tuttuğu bazı yerlerin olduğu bir gerçek. Ancak sahada iş tuttuğu selefi örgütler bir dönem koz iken şimdi ayak bağına dönüşmüş durumda. Çünkü, bunlar üzerinden izlediği siyaset hem içte hem de dışta kredisini tüketiyor.

Erdoğan içerde 31 Mart yerel seçimlerini dışarıda da Kuzey Suriye’nin işgal ve ilhakını geleceği açısında önemli iki dönemeç olarak görüyordu. 31 Mart yerel seçimleri ve ardından tekrarlanan 23 Haziran İstanbul seçimlerinde tam olarak çamura battı. İdlib’de zaten ciddi bir çıkmaz durumunda. Yanı sıra S-400’ler üzerinden ABD ile geri dönüşü zor sorun yaşıyorken, Kuzey Doğu Suriye’ye dönük işgal ve ilhak planları da yavaş yavaş elinden kayıyor.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in önümüzdeki haftalarda Koalisyon içindeki birçok ülkenin Kuzey ve Doğu Suriye’ye asker göndereceğine ilişkin yaptığı açıklama, Kuzey Doğu Suriye’deki “güvenli bölge” tartışmalarında da büyük ihtimal Erdoğan’ın ön gördüğü müdahaleyi boşa düşürecektir. Eş zamanlı olarak QSD Genel Komutanı Mazlum Ebdi ile BM yetkilileri arasında çocukların silah altına alınmamasına dönük atılan imzalar, spesifik bir durum olmanın ötesinde, Kuzey Doğu Suriye’ye yaklaşımın giderek farklı gelişeceğine işaret olarak da değerlendirilebilir.

Elbette ki, kaotik ortamda sürecin nereye evirileceğini söylemek güç. Ama sonuçta Türkiye bölgedeki tek ve belirleyici aktör değil. İşe Akdeniz, S-400, Suudi, Mısır ve Libya ile yaşadığı krizler de eklendiğinde gelişmelerin ip uçlarını görmek de mümkün.

Buna bir de Kudüs ve “Küçük Grup”un Paris toplantısı da eklendiğinde yeni bir süreçle karşı karşıya olduğumuz da kesin. Zira İran’ın, ABD tarafından kuşatılması, giderek İran’ı Rusya üzerinden Suriye’den de saf dışı etme girişimleri Türk devletinin İsrail arabuluculuğu ile bir araya gelen ABD-Rusya arasında ilişkilerin daha fazla sıklaşacağı kesin.

Ancak burada denkleme Kürtleri dahil etmek mümkün. Kürtlerin aktif ve etkili iç ve dış politika yürütmesi bölgede Türk devletinin misak-ı milli hayallerini Kürt soykırımı üzerinden canlandırmasını sözünü ettiğimiz çok boyutlu ve girift denklem içinde eritebilir.

Ne ki, Kürtlerin elini güçsüz kılan ise KDP eksenli gelişen Güney Kürdistan siyaseti. KDP’nin Erdoğan ile iş tutması ve Güney’i işgale açması, aslında Kürtlerin işbirlikçi açmazının yeniden ciddi handikap yaratmasına neden oluyor. Küresel güç denklemi içinde giderek etki gücünü yitiren Türkiye, Irak ve Güney Kürdistan üzerinden yeniden sahada elini güçlendirme gayretinde. Bu oyunun boşa çıkması, tüm Kürtler açısından kalıcı kazanımların önünü açabilir. Aksi ise sözünü ettiğimiz, TC’nin kaybettiği etki gücüne ulaşmasını ve bölgede kanlı dönemin daha da uzamasına yol açabilir.

Dolayısıyla Türkiye açısından gelişmeler safını netleştirmeyi ne kadar zorunlu kılıyorsa, aslında Kürtler açısından da durum aynı ciddiyette. Ya gücünü birleştirip durumu kendi lehine çevirecek bir siyasete yönelinir ya da içten parçalı ve çatışmalı bir durumla elde ettiği kazımları da yeniden tehlikeye atabilir. Zaman büyük resimde kimin nerede konuşlanacağını daha net gösterecektir. Küresel ve bölgesel güçler arası çıkar ilişkilerini ötelemeden, yine de Kürtlerin doğru ve etkili siyasal hamleleri, Türkiye açısından Suriye’de buraya kadar denilen süreci getirebilir.

Yazarın diğer yazıları