Türkiye’den NATO’ya yeni şantaj  –  Zeki AKIL

Türkiye’nin Kürt düşmanlığı bitmezliğini ve hiçbir sınır tanımadığını her boyutta ve her gün kendisini güncelleştiriyor. Serêkaniyê, Girê Spî Erdoğan devleti tarafından işgal edildi. Bütün dünya kamuoyu buna karşı durdu. Efrîn gibi Suriye koşullarında en özgürlükçü ve güvenlikli bir bölgeydi. Türkiye orayı işgal etmekle kalmadı, Kürtlerden de temizledi. Adına Barış Pınarı dedikleri hareketle yine en güvenlikli, toplumun demokratik bir ortamda yaşamını sürdürdüğü Kuzey Suriye’ye saldırısıyla yerleşim yerlerini tahrip etti, yüz binlerce insanın mültecileşmesine yol açtı. Bütün bunlara rağmen Türk yönetimi son yaptıkları MGK toplantısında Kuzey-Doğu Suriye’deki hedeflerinden vazgeçmediğini, bölgeyi Kürtsüzleştirme ve işgal planlarının devam edeceğini kamuoyuna duyurdu.

Türk faşizmi bütün iç ve dış politikalarını, gücünü Kürtleri yok etmek, kazanımlarını ortadan kaldırmak için dizginsiz, kuralsız, doludizgin gidiyor. Şimdi de NATO’nun Baltık ülkeleriyle ilgili güvenlik planını bloke etmeye çalışıyor. Kendisi Suriye’yi işgal ettiği halde benim işgalimi onaylayacaksın, beni de tehlikedeymiş gibi göstereceksin diye NATO’ya dayatıyor. NATO’yla pazarlıkları da şantaj ya da tehdidin hedefinde de yine Kürtler var. Kürtlerin varlığını kendi yokluğu olarak gördüğü için bütün dünyanın da Kürtlerin varlığını tehlikeli ilan etmesini istiyor. NATO’ya ya Kürtleri terörist ilan edeceksiniz ya da Baltık planını imzalamam diyor. NATO, Avrupa Birliği, Amerika Türkiye’ye taviz vererek Kürtlerin imhasına ortak oldu, demokrasinin de ortadan kaldırarak Erdoğan gibi şımartılmış Hitler’le yarışan bir faşistin başlarına bela olmasını sağladı.

YPG ve Kürtlerin Suriye’de Uluslararası Koalisyonla DAİŞ’le savaş dışında başka bir şey yapmadığını en iyi Amerika ve Avrupa devletleri biliyor. Çünkü onlar da Suriye’de. Hepsinin DAİŞ’le mücadele için bölgeye gönderdikleri istihbarat ve güvenlik ekipleri var. DAİŞ’ten temizlenen bölgelerde de kurulan yerel meclislerde, özerk yönetimlerde halk kendi kendisini yönetiyor, demokratik bir kültür ve ortam yaratılıyor. Ve bu güçlerin hepsi YPG, YPJ, QSD’yle ortak çalışıyor. Türkiye ise DAİŞ’le, El Kaide’yle gizli açık hep ortaklaştı. Şimdi İdlib’de El Nusra ve diğer çetelerin korumasını ve hamiliğini yapıyor. DAİŞ’ten temizlenen bölgelerde Türkiye’nin denetimindeki alanlara geçenler Erdoğan tarafından finanse edilerek, örgütlenerek Suriye Milli Ordusu adı altında kendi işgal planı çerçevesinde getirilip Kuzey Suriye’ye yerleştiriliyor. Bu çetelerin girdiği yerler aynı zamanda Kürtlerden temizlenen yerler anlamına geliyor. Rusya, Avrupa ve ABD yetkilileri bunun tanığıdırlar ve en iyi bilenleridirler.

Rusya Efrîn’de Türkiye’ye yol açarken Kürtlerin başına gelecek felaketi bilmiyordu değildi. Şimdi Efrînlilerin Efrîn’e sokulmadığını da iyi biliyorlar. Trump yönetimi Kuzey Suriye işgaline yol verirken Kürtlerin başına gelecek felaketi iyi biliyordu. Kürtleri katledeceklerini adları gibi biliyorlardı. Çünkü Trump’ın kendisi bile Japonya’da G20 zirvesinde “Erdoğan’ın Kürtleri katletmesini engelledim” dedi.

Türkiye istedikçe, dayattıkça Kürtlerle ilgili istediği kararları Avrupa ve Amerika’ya aldırttı. Hem NATO üyeliğini de kullanarak hem de ekonomik ve devlet olma gücünü pazarlayarak Kürtler aleyhinde kararlar aldırttı. Çünkü Kürtler masada yoktu. Onları savunan ve Türkiye’nin soykırımcı politikalarını deşifre eden taraf yoktu. Her şey tek taraflı ve Batılı devletlerin kendi çıkarları ekseninde döndü. PKK bu şekilde terörist ilan edildi, dışlanıldı. Türkiye’nin her gün Güney Kürdistan’ı bombalaması, Türkiye’nin içinde köylerin boşaltılması, milyonlarca insanın yerinden edilmesi, şimdi de belediye başkanları ve milletvekillerinin hapse atılması dahi bütün yıkım ve felaketlere Avrupa ve Amerika’nın desteği ve ortaklığı vardır. Eğer Türkiye’de Kürtler tanınsaydı, varlıkları ve hakları kabul edilseydi, Türkiye Suriye’ye girmeyecekti. Bugün Avrupa ve Amerika’nın değerlerini de çiğneyerek onlarla kirli pazarlığa ve şantaja girişemeyecekti. Amerika ve Avrupa Türkiye’nin bölge barışını ve güvenliğini tehdit eden politikalarından kurtulmak istiyorsa Kürt sorunu barışçıl ve demokratik çözümü için harekete geçmeli ve sorun gerçek anlamda Türkiye’nin önüne konulmalıdır.

Hatırlanırsa Obama Avrupa ziyaretinde Rasmussen’in NATO genel sekreteri olması için pazarlıklar yaptı. Daha doğrusu Avrupa ve Amerika Rasmussen’in ismi üzerinde anlaşmıştı. Türkiye o zaman da yaptığı şantajla pazarlıkla sonuç aldı. Ya Kürtlerin televizyonu Roj TV’yi kapatırsınız ya da Rasmussen’in sekreterliğine onay vermem dedi. Ve kocaman Amerika ve Avrupa devletleri Avrupa’da Kürtlerin sesi olan bir televizyonu Danimarkalıların yasalarını zorlayarak kapatma kararını aldılar. Türkiye şimdi de aynı dayatmayı yapıyor.

Erdoğan Türkiye’yi Hitler tarzı kriz içinde tutarak yönetiyor. Yasaları, kurumları, işleyişi devre dışı bırakıyor. Aynı şeyi uluslararası alanda da yapıyor. Parlamentoları, uluslararası kurumları, gelenekleri bir tarafa atarak sorunlar ve kriz yaratarak, gizli kapaklı Putin’le, Trump’la çözmeye çalışıyor. Şimdi de İngiltere’de yapılacak dörtlü zirve dedikleri Merkel, Macron, Johnson’la yapacağı görüşmeyi de Avrupa’nın tutumunu etkilemeye ve değiştirmeye çalışıyor. Düşünülsün ki Türkiye’deki Suriyeli göçmenlere dünya kamuoyu önünde açık açık Avrupa’ya karşı bir şantaj ve tehdit unsuru haline getirmiş. Mültecilere nasıl yaklaşacağı uluslararası hukuk çerçevesinde kurallara bağlanmış. Esasında insani bir boyuttur. Ama Türkiye Merkel, Johnson ve Macron’u baskılayarak, taviz ve şantajlarla Kürt soykırımının üzerinde uyguladığı etnik temizliği ve Suriye işgalini onaylatmak ve desteğe çevirmek istiyor. Halbuki pratik adımlar atılmazsa, söylediklerinin gereğini tam yapmasalarda en azından Avrupa ülkeleri Türkiye’nin Kürtler üzerindeki soykırımını, Suriye’nin işgalini onaylamadılar. İşgale karşı olduklarını kendi kamuoyuna da duyurdular.

Türkiye Kürtleri yok etmek planından vazgeçmediği için ne yapıp edip ilgili devletlere tutum değiştirmek ve sessiz kalmalarını, destek vermelerini sağlamaya çalışıyor. Devletlerarası ilişkilerde adaletin, hakkın ve hukukun geçerli olmadığını, birinci önceliğin güç çıkarları olduğunu çok iyi biliyor. Kürtlerin kaderinin tartışıldığı bu masalarda ne yazık ki Kürtler temsil edilmiyor. Dünyada en zalimane ve en adaletsiz şey de bir halkın kaderi üzerinde başkalarının karar vermesidir.

Yazarın diğer yazıları

    None Found