Türkiye’nin alıcısı yok

Bir çarpıtma sonrası verdiği röportajla gündeme gelen ve lince mazur kalan yazar Aslı Erdoğan, kendisine yöneltilen “Türkiye’yi satıyor” eleştirilerine, “Valla Türkiye’nin alıcısı yok. Hakikaten de Türkiye’nin alıcısı kalmadı” diyerek cevap veriyor.

Kürt değilim. Kürtlerin yaşadığı acıları geç öğrendim. 90’larda Türkiye’de değildim ve bu benim sorumluluğumu daha da arttırıyor. Kürt olmadığım, Ermeni olmadığım için Kürtlere, Ermenilere yapılanlara karşı daha sorumlu hissediyorum. Bu insani bir sorumluluk.

ZÜLKÜF KURT / FRANKFURT

Türk devletinin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik işgal saldırıları başlayınca, halihazırda artan milliyetçi refleksler gittikçe yükseltildi. O kadar milliyetçilik pompalandı ki, sahalarda asker selamı vermekten, işgal saldırılarına destek vermek için sıraya giren sanatçılara, tüm toplumsal kesimler savaşın yanında hizalanmaya başladı. İçeride herhangi bir aykırı sesin çıkmaması için de basına, askere, polise, yargıya talimatlar verildi. Öyle ki, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarihe utanç belgesi olarak geçecek şöyle bir açıklamaya imza attı: “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gerçekleştirmekte olduğu ‘Barış Pınarı Harekatı’ üzerine, Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyal barışını, iç huzurunu, birliğini ve güvenliğini hedef alan; bu amaca hizmet eder mahiyette, her türlü yönlendirici haber, yazılı ve görsel yayın, operasyonel amaçlı sosyal medya hesapları ile birlikte kişi ya da kişiler tarafından suç oluşturan eylemlere yönelik Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ve ilgili mevzuat hükümleri uyarınca inceleme ve tespitler yapılmakta olup, yasal gereğine tevessül edilmektedir.”

Savcılık herhangi bir aykırı ses çıkmaması taahhüt ederken, her tarafta gözaltı operasyonları çoktan başlamıştı bile. “Savaşa Hayır” demek bir ifade özgürlüğü değil, “Terörizme destek” olarak yaftalandı ve bu süreç hala devam ediyor. Tüm bu baskıların arasında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla yargılanan yazar Aslı Erdoğan’ın söylediği ifade edilen sözler gündeme damgasını vurdu.

Aslı Erdoğan’ın “Türklere okula başlar başlamaz Kürtlerden nefret edilmesi öğretiliyor” dediği basında yer aldıktan sonra neler yazılmadı ki? Buna “zırva” diyen sol gazetelerin yazarlarından, “Ülkelerini karalayarak şöhret kovalıyor” diyenlere, “Ülkemizi karalıyor” diyenlerden “Ülkemizde ırkçılık yok diyenlere, “Terör sevici Erdoğan”, “Batı talep ediyor Aslı arz ediyor” diye yazılan gazete yazılarına kadar envai çeşit itham ve hedef gösterme. Aslı Erdoğan’ın İtalyan La Repubblica gazetesine verdiği röportajda böyle bir ifade olmamasına rağmen, İtalyan gazeteyi referans gösteren Belçika gazetesi Le Soir, Aslı Erdoğan’ın bu ifadeleri kullandığını ve HDP dışında parlamentoda yer alanları “Terörist” olarak nitelendirdiğini yazdı. Aslı Erdoğan bu şekilde haber yapan Le Soir gazetesine röportaj vermediğini ve söz konusu ifadeleri dile getirmediğini söylese de, konu çoktan gündemde büyük bir yer işgal etmişti. Ülkede savaşa karşı edilecek her söz itina ile yasak edilmişken, bir Türk kadın yazar nasıl olurdu da böyle bir cümle kurardı? Kürtler başta olmak üzere Ermeniler, Çerkesler ve diğer halklar için ise konu oldukça farklı ele alındı. Herkes çocukken okulda yaşadığı Kürtçe konuşma yasaklarını, kimliklerini nasıl gizlediklerini, nelere maruz kaldıklarını anlatmaya başladı. Bir çeşit #metoo hareketi, savaşın tam da ortasında aniden patlak verdi.

“Türklere okula başlar başlamaz Kürtlerden nefret edilmesi öğretiliyor” dediniz mi?

Böyle bir cümle kurmadım. Komplo teorilerini sevmem ama tuhaf bir durum var. Röportajın orijinali İtalyanca Repubblica’da yayınlandı. İngilizce verdiğim bir telefon röportajı. Yani pek çok kavramı rahatça anlatamadım. Bir gazeteciye Türkiye’deki şovenizmi telefon röportajıyla anlatmak zor. Bu röportaj önce İtalyancaya çevrildi, ondan tam sekiz gün sonra da Belçika gazetesi Le Soir bazı cümleleri epeyce değiştirerek yayınlamış. Ben tanıyamadım “cümlelerimi”. Ve sonra Sputnik yayınlamış. 30 yıllık yazarlık hayatım boyunca bugüne kadar Rusya’dan hiçbir kuruluş benimle röportaj yapmadı. Sputnik üzerinden de aynı gün, özellikle de hükümete yakın basın Sputnik ve Le Soir’i kaynak göstererek bana ait olmayan iki cümleyi dolaşıma soktu. O günlerde hastanede olduğum için bunlardan haberdar olmam bile iki günümü aldı. İtalyanca orijinali bulup ulaşmamın herhalde çok vakit alacağını düşündüler ama Allah’tan hala Türkiye’de gazeteciler var ve ben daha olaydan haberdar olmadan BBC Türkçe İtalyanca orijinali bulup Türkçeye çevirmiş. Fakat bu linçi durdurmadı. Aslında bu ilk linç edilmem değil.

Gazeteler sizden özür diledi mi?

T24 daha ben olaydan haberdar olmadan özür dilemişti bile. Le Soir tekzip ve özür metni yayınladı ve onu da pek çok site yayınladı. Tabi ki ben Yani Şafak’ın, Akit’in, Hürriyet’in özür dileyeceğini sanmıyorum. Bence bunu özür dilemek için yapmadılar. Le Soir, onlara yazmamdan yarım saat sonra hem bir özür metni, hem de röportajın doğru çevirisini yayınladı. Türkiye’de de sözlerimi çarpıtan ve özür dilemeyen gazetelere dava açma hakkım var. Türkiye’de hukuk sistemi kalmadığı için bu davalardan fazla bir beklentim yok.

Parlamenterlere de “Terörist”   dediğiniz ifadeleri de yer aldı.

Aslında benim şok geçirdiğim cümle de bu oldu. Aklı başında hiç kimse parlamenterlere “Terörist” demez. Zaten bu cümleyi okuyan biri derhal şüphelenmeli, bir çeviri hatası ya da bir yanlış anlama var demeliydi. Bizim yönetimimiz son 3-5 yıldır kendisi gibi düşünmeyen herkesi “terörist” ilan etmekle meşgul. “6 milyon terörist var” bile dediler. Ben de terörist ilan edildim! Elbette ki onların jargonunu kullanmam, hiç kimseye “terörist” demem. Böyle bir cümleyi görüp de bu röportajın orijinal olduğunu düşünmelerine açıkçası çok şaşırdım. Demek ki üstüne atlamaya hazırlarmış. Bir olay çıksın da bu kadını linç edelim. Ve sanki şimdi hayal kırıklığına uğradılar. Biz bu nefreti boşa mı sarfettik diye. Kendi öfkeleriyle, şiddetleriyle, çirkeflikleriyle baş başa kaldılar.

Sizinle ilgili şu birkaç günde yazılanlara bakınca özellikle kendilerini sol-sosyalist olarak tanımlayanlardan örneğin “Trump’ın Kürtler ve Türkler doğal düşman demesi kadar zırva“ gibi cümleler kullanıldı. “Aslı Erdoğan Kürtlere yaranmak için söylüyor”, “Ülkesini kötüleyerek şöhret kovalıyor” diyenler ve daha niceleri. Nasıl karşıladınız bu yazılanları?

Türkiye’de, sol-sosyalistlerde bile böylesine milliyetçi bir söylem kök salmışsa, yazık olmuş sosyalizme… Evrenselcilik gibi, ezilenin yanında olmak gibi bir takım kavramlarımız vardı sanki! Rojava Devrimi Türkiye sosyalistlerince ne ölçüde tartışıldı, ciddiye alındı, sahiplenildi anlayamadım. Ben Rojava hakkında öğrendiklerimi Polonya’daki panellerden öğrendim. Türkiye’yi eleştirmek de sandıkları kadar paye getirmiyor. Kürtlerden nemalandığım iddiasına gelince, sizler söyleyin, bugüne kadar yazdıklarımdan dolayı müebbetle bile yargılandım, tek kuruş para kazandım mı? Ben insan haklarını savunmaya çalışıyorum ve bu benim başıma tahmin edebileceğimden çok daha fazla iş açtı. Cezaevine girdim, sağlığımı kaybettim. Müebbetle yargılanıyorum, sürgündeyim, kitaplarım kütüphanelerden kovuldu, hangi yüzle nemalandığımı söylüyorsunuz? Biraz saygı, biraz vicdan lütfen.

Edebiyat dünyası aslında sanılandan daha tutucu, daha statükocu bir yapıya sahip. İnsan haklarını savunmak, muhaliflik, sistem eleştirisi pek çok yazarın önünü kesiyor, hele bir de kadın yazar iseniz… Benim hep önümü kesti. Simon de Beauvoir, Vaclav Havel ödüllerini aldığımda bile ana akım medyada haber olmadı. Neden zulme gerçekten, içten ve vicdanen karşı olduğum gerçeği ile yüzleşemiyorlar? Neden bunu illa bir çıkar için yaptığımı düşünüyorlar? Kendileri muhalifliği hangi çıkar ya da hangi iktidar için yapıyorlar? Onlar inanıyor ve ilkeli. Benim kendileri kadar ilkeli olmadığıma nasıl bu kadar eminler? “İnsan kendi gibi bilir karşısındakini” deyip geçebilirim.

Noam Chomsky’den Robert De Niro’ya binlerce kişi, Türkiye’nin Suriye’ye saldırısını ağır biçimde eleştirdi. Batının bir de benim eleştirime ihtiyacı yok. Zaten bu saçma tepkiler, linç kampanyası olmasaydı kimsenin okumayacağı, görmeyeceği sade suya tirit bir röportajdı. Türkiye sattın söylemi hep var. Valla Türkiye’nin alıcısı yok. Hakikaten de Türkiye’nin alıcısı kalmadı. Nobel’i çok istediğimi düşünen Ahmet Hakan gibilere yanıtım, sanırım kitaplarımı hiç okumamışlar. Ben minör edebiyat yapan bir edebiyatçı olarak görüyorum kendimi. Kırmızı Pelerinli Kent, 2013’te Fransızca’ya çevrilip Lire dergisi beni geleceğe kalacak 50 yazar arasında seçince şaşırmıştım. Sonra arkası geldi. Cezaevine girmeden önce kitaplarım 10’dan fazla dile çevrilmiş, Kafka ve Artaud gibi yazarlarla kıyaslanmış, ulusal ve uluslararası pek çok ödül almıştım. Taş Bina önemli bir yönetmen tarafından filme alınmak üzereydi. Adam Türkiye’ye geldi, sakıncalı şahıs olduğumu öğrenince geri çekildi. Nemalanmışım! Benim gibi edebiyatçılara Nobel verilmez, Nobel’in peşinde de koşmayız. Ben 25 yaşındayken Cern’de çalışıyordum. Higgs fizikçisiydim. Ekibimin şefi Nobel aldı. Nobel’in önünü arkasını gördüm. Fizikçilerden aldığım ilk ders de, “ödülleri çok da ciddiye alma”ydı. Simon de Beauvoir, Vaclav Havel, Erich Maria Remarque, Sait Faik vb. gibi 20’nin üzerinde ödül aldım ve müebbetle yargılanıyorum. Ödülleri de cezaları da çok fazla ciddiye almamayı çoktan öğrendim. Bu dünyada daha önemli işlerim var.

Ayrıca ağır hasta olduğumu da belirtsem iyi olur. Bir sonraki Nobel ödül törenine gidecek gücüm bile yok, sağlık sorumlarım yüzünden Vaclav Havel törenine gidemedim. Benimle hiç tanışmamış bir insan biraz edebiyatıma baksa bambaşka bir çizgide yürüdüğümü görebilir. Daha önce de söylemiştim Kürt değilim. Kürtlerin yaşadığı acıları nispeten geç öğrendim. 90’larda Türkiye’de değildim ve bu benim sorumluluğumu daha da arttırıyor. Kürt olmadığım, Ermeni olmadığım için Ermenilere, Kürtlere yapılanlara karşı daha sorumlu hissediyorum. Bu insani bir sorumluluk. Dünyada hala benim gibi milyonlarca insan var. Doğa katliamına, insanların öldürülmesine, eşitsizliğe, zulme üzülen insanlar hala var, varız. Evet Türkiye’yi ciddi şekilde eleştiriyorum ve söylediklerime de inanıyorum. 1998 yılında Radikal’de yazmaya başladığımdan beri yani tam 21 yıldır aynı çizgideyim. 1998’den beri gizli bir stratejiyle Nobel’i mi hedefliyordum? Basından kovuldum, edebiyatım görmezden gelindi, yurtdışında aldığım ödüllerin çoğu Türkiye’de duyurulmadı, en sonunda da hapse girdim. Birden fazla kez sosyal linçe uğradım ve hala “Ölürüm Nobel’im Ölürüm” şarkısını söylüyorum! Ki bildiğim kadarıyla “Ölürüm Türkiyem”in bestesi Kürt Müzik grubu Koma Qamişlo’ya ait.

Tahir Elçi’nin katledilmesinin ardından Ahmet Hakan’ın doğrudan hedef göstermesi sizi tedirgin etti mi? Sizin ya da aileniz almış olduğunuz bir tehdit var mıdır?

Ben ağır bir şekilde hastayım. İnsan hastalığın belli bir noktasına gelince ölüm tehdidinden korkacak hali kalmıyor. Annem de korkmuyor. 75 yaşında ki kendisi koyu CHP’lidir, karıncaya ezmemiş bir kadına “O or….u’nun adresini verin, halledelim” gibi mesajlar yağıyor. Benden özür dilemelerini beklemiyorum, istemiyorum. Bu süreçte terfi edenlere yeni görevlerinde başarılar dilerim. Ama annemden bir zahmet özür dilesinler.

Size atfedilen sözlerden sonra “Eğitim sisteminde ırkçılık yok. Ayrımcılık yok” gibi gerçeği de ifade etmeyen yorumlar yapıldı. Bunları nasıl değerlendirdiniz?

Orada bana atfedilen cümle de tam doğru değil. Böyle karmaşık konuları bir röportajda anlatabilmek “Milliyetçilik, Şovenizm, Ayrımcılık” gibi kavramları yerli yerine oturtabilmek zor. “Kürt nefreti eğitim sistemimizde öğretiliyor” diyemem çünkü ben okuldayken zaten Kürt sözcüğü henüz bile yoktu. Kürtler yoktu. Bu belki nefretten de vahim bir durum. Kimse Kürtlerden nefret edin demedi elbette bize ama zaten kimse Kürtlerden ya da Ermenilerden söz etmedi. Kendi ailemde bile bir Kürt vardı. Damadımız, adı Kürt Rızaydı. Ben Kürdü bir lakap sanırdım ve karda kışta yaka bağır açık gezen adamlara denir sanırdım. Çocukken Kürtler diye bir halk olduğundan habersizdim ki, kendi ailemizde Kürt olmasına rağmen. Benim de sınıf arkadaşlarım arasında mutlaka Kürtler, Ermeniler vardı ama hiçbiri söylemiyordu. Zaten tam da sorun burada başlıyor çünkü bu çok daha derine işlenmiş bir ayrımcılık, bütünüyle yok sayma, bir inkar. Ve benim La Repubblica’da girmeye çalıştığım ama vakit yetersizliğinden giremediğim konulardan biri de “Andımız”dı. Çok yeni kaldırıldı. İlkokulda her sabah Andımız’ı okumak zorundaydı. “Türküm, doğruyum çalışkanım, varlığım Türk varlığına armağan olsun” diye bağırarak esas duruşta güne başlardı. Böyle bir eğitim sisteminin şovenist olmadığını iddia etmek zor. Vatan, bayrak, Türklük, militarizm… Çocukların şunun ya da bunun neferi olsun diye yetiştirildiği bir sistem. Andımızda Türküm diye bağırmak zorunda olanların beşte biri de Kürt çocuklarıydı. Bu çocuklar annelerinden duydukları, dünyayı tanıdıkları bir dilde değil, Türkçe eğitim görmeye zorlanıyorlar. Bu çocuğu alıyorsun, önce sen Türkçe konuşacaksın diyorsun, sonra da her sabah “Türküm, Doğruyum, Çalışkanım” diye bağırtıyorsun. Elbette biz Kürtlerden nefret etmiyorduk, çünkü onlar zaten bizim için yoktular. Biz varız demeye başladıkları an işler değişti. Ve Kürtlerden nefret etmediklerini savunanlar şu birkaç günde bana binlerce nefret mesajı yolladılar. Siz benden bile nefret ediyorsunuz, Kürtlerden nasıl etmeyeceksiniz?

Yarın: Aslı Erdoğan vatandaşlıktan mı çıkarılacak?

Yazarın diğer yazıları

    None Found