Türkiye’nin krizi

Erdoğan, batıya ve ABD’ye meydan okudukça ekonomik kriz derinleşiyor. Halka yaptığı “yastık altındaki altın ve dövizinizi bozun” çağrısı ateşi düşüreceğine, krizin “yapısal boyutlarını” daha da açığa çıkarıyor. Ve artık “kral çıplak!” Gerçeğini herkes biliyor. “Yastık altındaki altın ve dövizle” krizin önlenebileceğine kimse inanamıyor. Bu beyhude çağrılar halkın daha fazla yoksullaşmasını önleyemeyeceği, gibi elindeki varlıklarında erimesine yol açacak, yoksullaşma ve işsizlik giderek artacaktır. Her ekonomik krizin faturası nasılsa halka ödetiliyor. Varsın Türkiye’ye ekonomik “savaş” ilan edenlere “yastık altı ile” cevap versin..!

Fakat asıl kriz, görünürde ki ABD yaptırımları ile başlamadı. “Tek adam” yönetim biçimi ile ortadan kaldırılan demokrasi ve özgürlükler, alabildiğine keyfi yönetim ve hukuğun üstünlüğü gibi temel değerlerin “otoriterizm” ile ikame edildiği bir süreçte, bu geriye gidişin kaçınılmaz olarak “kriz” üreteceği öngörülüyordu.

ABD ile yaşanan Rahip Brunson krizi, kopacak fırtınaların sadece sembolik bir işaretinden ibaretti. ABD, “stratejik” bir müttefiği, bir “model ortaklığı” bu kadar kolay gözden çıkarmasının ve yaptırım uygulanmasının altında yatan gerekçeler, politik ve ideolojik nedenler, daha derin ve yapısal özellikler taşıyor. Yoksa, İsmet İnönü’nün ABD Başkanı Johnson verdiği; “Yeni bir dünya kurulur Türkiye de orada yerini alır” yanıtı çağrıştıran “Yen’i dostlar ararız” çıkışı, ülkeyi krizden çıkaramaz.

Dünya dostlarla dolu değil ve göründüğü kadarıyla kimsede kollarını açmış beklemiyor. Yeni dost arayışı, bu küçük dünyada sanıldığı kadar kolay değil. Eğer bu söylem “eski dostlara” yönelik bir nazire yada sitem değilse “boş” bir tehditten öteye gitmez. Keza, “Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’nin egemenliğine saygı göstermediği sürece… ortaklığımız tehlikede olabilir.” retoriği de esasında, “Türkiye’nin egemenlik haklarına saygıdan” çok, yönetenlerin “meşruiyetlerini” tanıma talebi olarak görmek daha doğru olur diye düşünüyorum.

Dış İşleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Büyükelçiler konferansı da, büyükelçilere hitaben yaptığı konuşmada ki sözleri Ankara’daki krizin nasıl algılandığını gözler önüne seriyor: “Türkiye’nin geleneksel ekseni NATO ve AB üyelik süreciyle tanımlanır. Bu yönde ilerlemeye devam edeceğiz. (…) AB üyelik sürecimizin yeniden canlanmasını arzu ediyoruz. Reform uyum adımlarını atmaya devam edeceğiz.”

İstikamet belli: Batı. Peki kim doğruyu söylüyor? Batıdan “koparız ha…” diyen mi, yoksa “geleneksel eksen” olarak batıyı gösteren mi?

Aynı kafa karışıklığını, ekonomi yönetiminden diplomasiye, sokaktaki insanlara kadar, herkeste görmek mümkün.

İçte ve dışta inandırıcılığını yitirmiş bir yönetim, krizleri çözebilir mi…?

Yazarın diğer yazıları