Türkler yangın mevsimini açtılar

Ahmet KAHRAMAN

Firuzan‘ın kitabının adı “Gül Mevsimidir” çağrıştırıyor, ama ne yapayım ki ben, Türklerin “Yangın mevsimi”dir.

Çaresizliğinin çaresini yangınlarda arayan Türk’ün ruhu, Kürdistan’ı saran yangınlar alevinin şavkıyla şahlanıyor. 100 yıllık bir döngüde Kürdistan, bu demlerde yeniden yangınlar mevsimidir.

İnsanın mitolojik tarihine göre, Nuh Peygamber’in, kainatı saran tufandan koruyarak, dünya durdukça neslini yaşatmak için, kurdu, kuşu, fili, devesi, aslan, ayı, domuz, tilki, sinek ile kelebeği, insanıyla, her tür canlıdan birer nüve, örnek, temsilci gemisinin sığınağı, Kürdistan’ın ruh damarı Cudi Dağı, kaçıncı defa bilmiyorum ama, yeniden yanıyordu.

Cudi’nın katili belliydi. O, her sene, bu mevsimde yeniden horluyordu. Onlar, Ermeni ve Rum medeniyetinin izlerini yok etmek için, İzmir’i ateşe vererek “kurtaranlar”ın torunlarıydı.

O günden beri, Kürdistan’ı da yakarak “yerli ve milli“ diye diye kendilerine benzetmeye çalışıyorlardı. Ege’nin “Mor Sümbüllü” sahilleri, gümüşi ışıldayan zeytinlikleri, yangınlarla “yerli ve milli” yapmışlardı.

Karadeniz şerisinde, “yerli ve milli” yapma adına ateşe verilen mabetlerle, ocakların külleri, Rum Pontus medeniyetinin izleri, hala mevsim rüzgarları önünde savrulmaya devam ediyor. Sümela Manastırı yangın artığı bir harabedir.

 Türk ulusu yakarak kurtarma icadı İzmir’den, Sümela’dan sıçradı Kürdistan’a. O günden beri yanıyor, dağlar.

Türk ordusu, üç askerleri gerillalarla çatışmada ölünce, akşam çökende, Balveren bölgesinden Cudi eteklerine saldırmış, havadan da, tepelere “nıft” (kibrit)ten daha çabuk tutuşan yangın bombaları yağdırmıştı. Böylece, yakarak bir kere daha kurtarma operasyonu başlatılmış ve yangın, gecenin içinde yayılarak büyümüş, sabah uyananlar efsanevi dağı alevlerle sarılı görmüşlerdi.

Tutuşan kayalıklardan aşağıya ateş kesekleri kopuyordu. IŞİD dininden olanlar için, ne keyif Cudi’nin gün batımına bakan yamaçlarını saran üzüm bağları da, yani can damarları yanıyordu.

Ötede Nusaybin’in Ömeryan mıntıkasını tutuşturmuşlardı. Türk medeniyeti, yangın olarak tepelere düzlüklere akıyor, “Türk gibi dindar ve kindarlar”ın gözü aydın, önüne çıkan her şeyi yakıyor, kül ediyordu.

Kürdün yiyeceği meyve bahçeleri yok oluyordu. Asırlık ceviz ağaçları ayakta yanarak deviriliyorlardı.

Bir Türk dünyaya bedeldi ve ağzı da, dili de olmayan doğa ile yemişlerini yakıyor, kül ediyordu. Doğa katliamı bayramı mutlu olsun, ÖSO takviyeli Türk ordusuna!..

Doğa katliamı, en kolay zaferdi. Ajansların haberine yangından kaçan tavşanlar, sincaplar, yaban keçileri, domuz ve tilkiler panik içinde koşuşurken, alevlerin arasına dalıyor, yanarak küllere karışıyorlardı.

O güzelim yaratıklar hayvancıklardan, karşı koyan, “tu senin yüzüne“ diyen dilleri, kelimeleri de yoktu. “anlaşılamayan bir dil” olan yaban keçilerin kalin ile nalini, tilkilerin viyaklaması, tavşanların “zarini” ise onlara, Yavuz Bingöl’ün “Türkü” niyetine haykırışı gibi geliyordu.

Diri diri yanan insanların feryadını dinleyerek mutluluk yaşayan, yaban hayvanlarını cızırdıyarak yanışı karşısında mest olmalıydılar…

Bunlar, yangınlarla yürüyenlerdir. Dünya artık tanıyor, ruhlarını ezbere biliyor.

1993’te Yunanistan’ı yangınlar sardığında, “katil belli“ mırıltıları dünya medyasına da yansımıştı. Bir katilden bahsedilerek, tarifi yapılıyor, ama suratını göstermek için, elde kanıt yoktu. Yok edilciliği insaniyet sayanlar, yıllar sonra, “o insanlık yangıncıları bizdik” diye övündüler.

Yıllar sonra, geçtiğimiz günlerde, Yunanistan’ı tekrar ateşler sarınca, “katil bellidir” sözü yeniden dünya medyasında yankılanmaya başladı. Sadece, katilin suratı kapalı, gözleri bantlıydı…

Ancak, Kürdistan’da katil ismi, cismi, resmiyle belliydi, bilinendir.

O katil, yüz yıldır ateşin yakıcılığıyla yürüyor. Ama başa çıkamıyor. Yangın alanları, ertesi baharda, daha gürce ve bol yemişle yeşeriyor.

O nedenle, bu yangın mevsimi de geçecektir. Ama İhvan dincisi de doğanın ölümsüz olduğunu bilse diyorum. Ateşin dağlarda ölümcül yara açmadığını, bombaların öldürmediğini…

Yazarın diğer yazıları