Üç vakte kadar yalnızlık

Uzun zamandır izlemiyorduk… Yeni yol fotoğrafları düşmüyordu önümüze. Durdu falan sandık, sanmış olmalıyız ya da… Duran hiçbir şey yoktu oysa, anlamadık.

Yollar taze koşuşturmacalar mı istiyor?

Yoksa iştahı anlaşılamayan trajedi? Usul usul kaynıyor zaman… Bir haftaya kalmaz fokurdar, dağılır her şey deniyor. Evlerin üstünde çatılar, çatılara tüneyen kuşlar, teki kaybolmuş mavi terlik, bir çocuğun patlamış topu ve yeryüzünde açıklıkla konacak pencere bulamayan bir genç kızın aşk düşleri… Hepsi, ama hepsi yanyana, birbirinden bir nefes uzakta arka arkaya dizilecekler yola. Sonra nasıl bir felaket bekleyecek onları yollarda? Tel örgüleri, eli silahlı adamlar, naylondan çadırlar, iğrenç bakışlı erkek dünya… Hepsi dokunacak bu yalnızlığa… Hepsi isimleri incitecek, ilmek ilmek çirkinlik işleyecek gencecik hayatlara…

Kalben diyor ya, “yarayı öptüm ellerinden, yarayı dinledim…”

Yollar uzadıkça, çocuklar susuz dudaklarını nafile yaladıkça, bedenden çekilen su, tuz olup yolu kavurdukça… yaraları öpmekten ve saymaktan geliyor olacağız hep, hem de binlerce binlerce kez…

Makus talih tam olarak ne anlatıyor acaba? Kara yazı? Belki kör talih. Belki kader… Zaten kader bize içinde iyi bir şey olmadığını, bu dünyaya iyi gözle bakmanın fena bir hal olduğunu söylüyor tek başına. Makus talih demek, evrenin içinde tanımsız bir gücün üzerimize boca ettiği insanlık artığı çöpten başka bir şey değil. Ve biz o çöplerden yazı yazmayı, film çekmeyi, şarkı söylemeyi bellemişiz sade. Sürüler halinde yollara düşürülüyor, kemiklerimiz ayrılana kadar yalnızlıktan kavruluyoruz. Dünya görsün bizi diyoruz. Bize baksın, ahh bir kıyamet varsa ki çok uzakta değil aslında, mümkünse bizim için kopsun, kopsun artık istiyoruz.

Film atlıyor burada. Sahneler arası uzaklık giriyor senaryoya. Bir genç kız tüketilmiş bedenini alıp ipe doğru sürüklüyor. Hayatındaki virgüllerden usanmış, noktayı arıyor. Bir çocuk ana kokusundan uzakta, kendisi gibi birçoklarıyla, saçları traşlanmış, salak kumaşlar içinde daha evvel yapmadığı şeyleri yapıyor; bir tanrı bulmuşlar ona, bulunan tanrıya küçük ellerini kaldırıp, başkasının duasını ediyor. Bir yaşlı kadın ve adam, yıllandıkları ağaç gölgesinin uzağında, toprağa daha yakın duruyor şimdi. Tanrı alacaksa güneşten önce doğurduğu bu canı, güneşin alnında neden çağırıyor yanına? Hem bu kimin yurdu? Naylondan yurt mu olurmuş ayrıca? Plastikler arasında yaşanan hayatın neresi sahici?

Her ağustos can yakıyor artık biliyoruz. Çöllere düşen küçük büyük ayaklar, zamanın uzağına sürülüyorlar yeniden. Kulaklarımızı sürgünün sesi, kalbimiz sürgünün nefesi, gözlerimiz sürgünün yalnızlığına doyuracak yine. Kırkambar kalbimiz olsa açacak, alacağız hepsini içeri. Yok! Tek bir kalbe binlerce yara çok fazla ama… Oturduğumuz yerde, uzatamadığımız el, göremeyen göz oluşumuza birikecek öfkeler. Onlar yürürken hayata doğru, biz ne yapıyorduk izlemekten, yazmaktan ve konuşmaktan başka… Onlar iyi olmayacak asla. Asla. İyilik bulaşacak kadar ulaşamayacak onlara.

Biz nasıl iyileşeceğiz bunca gözün ömrümüze bıraktığı tortunun altında…

Sınıra asker mi yığmışlar, bu hayat sadece bir kerelik mi, düşelim yollara o halde. Askerden ve silahtan daha kalabalık olalım. Çocuğun kayıp mavi terliğini bulalım, patlak topu şişirelim. Kuşları besleyelim. Bir pencere bulalım, etrafından pembe kalpler çizilmiş… Hayatına nokta koymaya giden genç kızı geri alalım, virgülleri azaltıp onu üç nokta ile hayata bağlayalım… Plastikleri uzak tutalım hayatlarından yaşlıların. Sırtları taşa, ağaca dokunsun; toprak, vakit ne zaman tamamsa o zaman alsın koynuna… Güneşle doğan kadınlar ve adamlar, güneşle doğursun dualarını…

Üç vakte kadar korku bir rüzgar gibi doluşacak evlere, bir bardak su içemeden düşülecek yollara…

Ve biz, bu kadar bildiklerimizin ağırlığının büyüklüğü altında kıpırdayabilmeliyiz, yollar doluşmadan fincana.

Yazarın diğer yazıları