Ulus-devletçiliğe karşı ahlaki ve politik toplum

Ulus-devletin teokratik ve teolojik unsurları; üzerinde daha önemle durmayı gerektirir. Hegel, ulus-devleti yeryüzüne inmiş tanrı olarak tanımlarken salt simgesel bir değerlendirme yapmış olmuyor. Ulus-devleti tüm çağlar boyunca tanrı adına biriktirilmiş fikirlerin bir gerçekleşmesi olarak yorumluyor. Bunu anlamak için sadece Fransa Devrimi’ne yol açan fikirler toplamını incelemek yeterlidir. Pozitivistler ulus-devletle egemenliğin tanrıdan alınıp ulusa devredildiğini söylerken ne denli tanrıcılık yaptıklarının farkında değildirler. Çünkü egemenliğin kendisi tarih boyunca hiyerarşik ve devlet iktidarlarının toplamı olarak tanrı (efendi) adına toplum üzerinde yürütülen tekelci tahakküm ve temelde sağlanan artık-ürün ve değerler sömürüsüdür. Kalkıp da Fransız Devrimiyle birlikte “tanrı kaynaklı olmaktan çıkıp ulus kaynaklı oldu” demek sosyal bilim adına en büyük sahtekarlıktır. Pozitivizm bu sahtekarlığın mucididir. İlk ve orta çağların egemenliği, tahakkümü ne denli tanrı kaynaklıysa kapitalist modernitenin ulus-devlet egemenliği kat be kat daha fazla aynı kaynaktan beslenir.

Burada üzerinde durulması gereken millet ve milliyetçilik (ulus-ulusçuluk) kavramlarının tanrısal bağıdır. Bilindiği gibi İslam’da millet, din anlamına gelir. Tanrı ve millet özdeştirler. Milletin uluslaşması sonucu değiştirmez. Bir dil oyunu yapılmıştır, o kadar. İster kutsal kitaplarda ister kapitalist liberalizmin öğretilerinde geçsin millet veya ulus, tanrının (efendinin, rabbin, egemen olanın buyruk altına alanın) emrini yerine getiren cemaati veya toplumu ifade eder. Kapitalistler seküler, laik kavramıyla dinden, tanrıdan, egemenden çıkmış, onu inkar etmiş olmuyor. Milliyetçilik, ulusçuluk veya yeni bir dinsel mezhep adıyla kendi çıkarlarına uyarlanmış bir dinsellik geliştirmiş oluyorlar. Hatta milliyetçilik faşizm sınırlarında tarih boyunca en bağnaz din konumunu alma ayrıcalığına sahiptir. Ulus-devlet kapsamında ulus ve ulusçuluğun çok aşırı biçimde bu tanımlar gereği inşa edildiği açıktır. Dolayısıyla dinsel karakterini tartışmayı gerektirmeyecek denli açık kavram ve öğretilerdir.
Ulus ve ulusçuluk teolojisinde önemle göz önünde bulundurulması gereken husus pozitivist bilimsellik maskesini takıp sanki din ve metafizik değillermiş gibi kendilerini yansıtmalarıdır. Hatta din ve metafizik karşıtı olmayı temel kural olarak bellemekle “bilimcilik” adına dinsel bir soyutlamaya girişmekten çekinmezler. Ulus-devlet hakikatçiliğiyle dinciliği birbirleriyle sıkıca bağlantılıdır. Ortak amaç toplumsal gerçekliğin farklı, çeşitli yaşam biçimlerini eritmek, tasfiye etmek, karartmak ve tarihsizleştirmektir. Zengin hakikat ifadelerini bu temelde zayıflatıp kendi hegemonik sistemini tek meşru hakikat gibi sunmaktır.
Ortadoğu kültürel yaşamına dayatılan ulus-devletçi zihniyet ve yapılanmaların sonuçları henüz bütünlüklü ve tarihsel süre perspektifiyle irdelenmeye alınmamış bir konudur. Bizzat bu zihniyet ve yapılanmaların sahipleri bile neyi uyguladıklarının çok az farkındadırlar. O da dar bir mekan ve kısa süreyle sınırlı iktidar ve maddi çıkardır. Ulus-devleti ideoloji ve yapılanma olarak uygulayanlar aslında kapitalist modernite hegemonyasından “neyi kopardıksa kardır” mantığıyla hareket ederler. Tüm stratejik ve taktik yaklaşımları bu bakışla sınırlıdır. Başka tür gelişmesine hegemonik sistem fırsat vermez. Özünü vermeye çalıştığımız hakikatinden ve teolojisinden habersiz oldukları için bir yandan keskin ulusal dogmatikçiler, diğer yandan sürekli şüpheciler olarak yaşamaktan kurtulamazlar.
Daha da somutlaştırmaya çalışırsak; Ortadoğu’nun en eksi toplumsal gerçeklerinden olan Arap kabile ve dinsel düzenlerine dayatılan yirmiyi aşkın ulus-devletçik sadece ortak kültürel yaşamı bölmekle kalmıyorlar, varlıksal özlerine görülmemiş boyutlarda bir yabancılaşmayı aşılıyorlar. Ortaya çıkan yeni Arap kimliği çokça eleştirilen eski ve orta çağların kimliğinden daha yetkin değildir. Ulus-devlet temelinde bölünen Arap, en zayıf, çarpıtılmış ve tarihsel-toplumsal hakikatlerden koparılmış Arap’tır. Ne kadar keskin ulus-devletçilik yaparlarsa sandıkları gibi güçlenmeyip daha da zayıflarlar. Kaldı ki Arapçılık da güçlenmenin değil, zayıflamanın ve hakikatlerden uzaklaşmanın nedenidir.
Hiçbir milliyetçilik hakikatle beslenmediğinden güçlenmenin etkeni değildir. Bu en çarpıcı Hitler pratiğinde yaşanmıştır. Ulus-devlet bakış açısından kutsallık arz edilen sınırlar tamamen uydurma ve küresel hegemonyanın çıkarlarınca belirlenmiştir. İçerdiği ülke ve millet kavramları yeni teolojinin simgeleri olarak aynı çıkarların kapsamı dışına çıkamazlar. Çıktıklarında hegemonik tanrının gazabından kurtulmaları çok zordur. Aslında son iki yüz yıldır inşa edilmeye çalışılan bölgedeki bütün sınırlar, vatanlar, milletler, orta sınıf ve bürokrasiler ulus-devlet tanrısallığıyla körelmiş durumdalar. Yaşadıkları gerçekliği ezeli ve ebedi gerçeklik sanırlar. Halbuki zihni biraz hakikate açık bir kişi tüm bu gerçeklerin son iki yüz yılın hegemonik çıkarlarını meşrulaştırmaya yönelik fantastik icatlar olduğunu bilir. Türkî ve İranî ulus-devlet inşaları aynı hegemonik çıkarların ürünüdür. Kapitalist modernitenin fetih damgasını taşıdıkları halde meşruiyet krizlerini aşırı dinci ve milliyetçi ideolojilerle aşmak isterler. Hepsinde laik ve dini milliyetçilik iç içe geçirilerek ulus-devlet sağlam bir ideolojik zırhla kaplanılmaya çalışılır. Azınlık durumunda bırakılan tarihsel kültürler, etnisiteler, din ve mezhepler ulus-devlete karşı varlık-yokluk sorunuyla karşı karşıyalar.  Ortadoğu kültürünün bütünselliği kapitalist modernitenin ulus-devlet parçalayıcılığıyla köklü bir çelişki içindedir. Modernite ortak yaşam gerçekliklerine dayatılan demirden kafes rolünü oynamaktadır. Şiddetin sürekli gündemde olması bu gerçeği doğrulamaktadır.
Demokratik modernitenin çözümleme ve çözme gücü ulus-devlet karşısında çok daha nettir. Eski ve yeni hegemonik güçlerin sürekli unutturmaya çalıştıkları tarihleriyle uyutmaya terk ettikleri toplumsal gerçeklikler, demokratik modernite yaklaşımıyla öz tarihsellikleri içinde varlıklarının hakikatini ifade edebilmektedir. Hegemonik güçlere ilişkin çözümleme karşıtlarına ilişkin tarih ve hakikat olarak yanıt bulmaktadır. Toplumsal gerçeklikler hiçbir dönem tarihsiz olmadıkları gibi hakikatsiz de değildir. Ortadoğu’nun tarihsel bütünlük taşıyan toplumsal kültürüne dayatılan ulus-devlet hegemonyacılığına karşı demokratik modernitenin antitezi ahlaki ve politik toplumdur.
Demokratik Uygarlık Tarihi kitabından alınmıştır.

Yazarın diğer yazıları