Ulus-devletçilik ve politik toplum

Abdullah ÖCALAN

Kapitalist modernite Ortadoğu toplumlarını ulus-devletle sadece güçlü bir kazığa bağlamadı. Etkisi Hiroşima’ya atılan atom bombasından onlarca kat daha fazla olan ulus-devletçiklerle bombaladı. Denilebilir ki binlerce yıldan beri oluşan ortak kültürel değerler son iki yüz yılın ulus-devlet bombardımanıyla paramparça edildi. Hiçbir fiziki silahın göstermeyeceği etkinlikte bir dağılma ve parçalanmaya yol açıldı. Ne devletli uygarlık sistemleri olarak ne karşıtlarınca yaşanan komünal sistemler olarak Ortadoğu toplumları, tarihlerinin hiçbir döneminde kapitalist modernitenin hegemonyası altındaki kadar kimliklerinden, bütünselliklerinden soyundurulmadılar, parçalanıp birbirlerine ve varoluşlarına karşı yabancılaştırılmadılar. Britanya İmparatorluğu bu en etkili sistemi (gerçek atom bombası) sadece Ortadoğu’da değil, dünyanın her tarafında uygulayarak hegemonyasını sürekli kılabildi. En trajik uygulamalarından biri Fransa Kralı 16. Loui’ ye karşı gerçekleştirildi. Yanlış anlaşılmasın. Fransa Devrimini Britanya İmparatorluğu’nun bir komplosu olarak değerlendirmiyorum. Ama o dönem Britanyası’nın Fransa Krallığı’nın hegemonik emellerini kırmak için her oyunu denediğini ve kralın başının koparılmasında bu oyunların önemli rol oynadığı inkar edilemez.

Elde birçok veri bulunmasının da ötesinde 1792’de Jakoben teröründe başının koparılmasıyla birlikte ulus-devletin resmi tarihinin başlatılması bu rolün en önemli kanıtıdır. 1792’de resmen başlatılan ulus-devletçilikle Fransa’nın tüm hegemonik emelleri nesnel olarak boşa çıktı. Terör Britanya’ya yaradı. Napolyon çıkışı ve savaşları sadece Avrupa’yı dümdüz etmekle kalmadı, Britanya hegemonyasına baş kaldırabilecek tüm güçleri etkisizleştirdi. Napolyon’un kendisi de bu ulus-devlet savaşlarının kurbanı oldu. Günümüze kadar Fransa 5. Cumhuriyeti’ni yaşamaktadır. Ama hepsinde de güç kaybederek hep Britanya’nın arkasında kalmışsa bunda Hollanda-Britanya damgasını taşıyan orta sınıf ve bürokratik ulus-devletçiliğinin belirleyici payı vardır. Aynı gerçeklik İspanya, Alman-Avusturya, Rus, Osmanlı hatta Çin, Hint ve Japon İmparatorlukları için de geçerlidir.

İşin tuhafı aynı oyunlar 20. yüzyılın son çeyreği ve 21. yüzyılın başlarında dünya genelinde olduğu gibi özellikle Ortadoğu’da kapitalist modernitenin küresel hegemonyasına karşı (ABD-İngiltere önderliğinde) ulus-devletlerin artık engel haline gelmesiyle yeniden daha feci ve trajik biçimler halinde ulus-devlete karşı oynanmaya başlandı. Adeta 16. Lui’nin güncelleşmiş ve Ortadoğu’da Irak ulus-devletinde yeniden diriltilmiş bir simgesi haline getirilen Saddam Hüseyin’in trajik sonu aynı oyunun mükemmel bir versiyonu oldu.

Ahlaki ve politik görevler

Ortadoğu kültüründe ulus-devletçiliğin tarihsel-toplumsal rolünü derinliğine çözümleyip kavramadan hiçbir toplum soruna çözüm bulabilmek mümkün değildir. Son iki yüz yıllık ulus-devletçi uygulamaları kapitalist modernitenin, hegemonik güç Britanya İmparatorluğunun sadece böl-yönet komploları olarak değerlendirmek olayları ve olguları aşırı basitleştirmek olur. İçeriği tüm pozitivist propagandaya rağmen en sırlı ve metafizik unsurlarla doludur. Tarihteki rolü aydınlatılamamıştır. Toplum üzerindeki etkisi daha da karanlıktır. Tüm anti-teolojik idealarına rağmen en çok teokratik özellikleri taşıyan devlettir.

Ortadoğu’daki görünümünü çeşitli yönden aydınlatmak büyük önem taşır. Aydınlatıldıkça ahlaki ve politik görevler daha iyi belirlenir.

Ulus-devlet tüm bilimsellik idealarına rağmen toplumsal hakikat olarak en zayıf ve olumsuz bir antitedir(varoluşsallık). Esas rolü toplumsal doğanın çok zengin olan zihniyet kodlarını homojenleştirme adı altında tekleştirmedir. Tek dil, tek tarih, tek bayrak, tek millet, tek tip siyaset, tek tip yaşam, tek tip ideoloji, toplumsal doğanın homojenleştirilmesiyle iç içe yürür. Ulus-devletçi iktidarın bu tek tipleştirici uygulamaları kapitalizmin azami kar eğilimi nedeniyledir. Toplumun çok farklı yaşam grupları özgürlüklerini ve onurlarını korudukça azami kar eğilimi sürdürülemez. Kapitalist kar süreci bu tip sınıflaştırmayla genelleşir ve gelişir. Tarih boyunca birikmiş maddi ve manevi kültür birikimleri iki sınıflı homojenleştirmeye kurban edilir. Bu gerçek bir kurbanlaştırmadır. Ne kadar farklı dil, düşünce, inanç, ahlaki, politik zihniyet ve yapı varsa hepsi bu kurbanlaştırma kapsamındadır. İki yöntem uygulanır: Fiziki ve kültürel soykırım ile asimilasyon. Asimilasyon istenilen sonucu sağlamazsa fiziksel ve kültürel soykırımlar devreye girer. Yöntemler genellikle iç içe uygulanır.

Tek tip zayıf ve olumsuz hakikatleştirme denilen süreç böyle işler. Marksizm’in yanlış olarak olumlu yansıtmaya çalıştığı iki sınıflı toplum hakikatinin doğrusu budur. Proleter denilen sınıfın hakikat değeri çok zayıf ve olumsuzdur. Genel olarak köleleşmiş bireyin toplumsal hakikati yok denilecek kadar zayıflatılmıştır. Kendisi efendi sınıfı içinde eritilmiş, ek’i durumuna indirgenmiş olduğu için özgür iken taşıdığı hakikat, efendi kesime aktarılmış oluyor. Marksizm’in bunu kavramaması büyük bir aptallıktır. Marks’ın Hegel’in kötü bir öğrencisi olduğu nokta en çok bu hakikat konusunda karşımıza çıkar. Hegel; Marks’a göre hakikati çok üstün düzeyde belirleme yeteneğindedir. Eserleri esas olarak hakikatin açıklanmasına yöneliktir. K. Marks’ın köleyi hakikat taşıyıcı öğe olarak saptaması öğretisinin diğer önemli doğrular taşıyan kısmını da yararsız bırakmıştır. Kapitalizm sadece kar temelinde maddi güç biriktirmez. Onunla birlikte toplumsal hakikati de (toplumun zihniyet gücü) gasp eder. Reel-sosyalizmin tarihi, hakikat kazanımı ve kaybı konusunda da son derece öğreticidir. Özetle ulus-devlet ne kadar homojenleştirilirse tekelci oligarşik sınıf adına o denli tek tip hakikatler belirlenir. Mitolojiler de hakikat değeri taşırlar. Karşılığını doğada bulamamak hakikat değerini taşımadıklarını kanıtlamaz. Unutmamak gerekir ki hakikatin insan zihniyet oluşumuyla her zaman bir ilişkisi vardır. Şüphesiz insan zihniyetinin toplumsal koşullu olması hakikatin aynı zamanda toplumla ilişkisini zorunlu kılar. Hiçbir devlet ve toplum formunda ulus-devletteki kadar hakikat, tahakkümle ilişkili zayıf ve olumsuz kılınmamıştır.

Teokratik ve teolojik unsurlar

Ulus-devletin teokratik ve teolojik unsurları; üzerinde daha önemle durmayı gerektirir. Hegel, ulus-devleti yeryüzüne inmiş tanrı olarak tanımlarken salt simgesel bir değerlendirme yapmış olmuyor. Ulus-devleti tüm çağlar boyunca tanrı adına biriktirilmiş fikirlerin bir gerçekleşmesi olarak yorumluyor. Bunu anlamak için sadece Fransa Devrimi’ne yol açan fikirler toplamını incelemek yeterlidir. Pozitivistler ulus-devletle egemenliğin tanrıdan alınıp ulusa devredildiğini söylerken ne denli tanrıcılık yaptıklarının farkında değildirler. Çünkü egemenliğin kendisi tarih boyunca hiyerarşik ve devlet iktidarlarının toplamı olarak tanrı (efendi) adına toplum üzerinde yürütülen tekelci tahakküm ve temelde sağlanan artık-ürün ve değerler sömürüsüdür. Kalkıp da Fransız Devrimiyle birlikte “tanrı kaynaklı olmaktan çıkıp ulus kaynaklı oldu” demek sosyal bilim adına en büyük sahtekarlıktır. Pozitivizm bu sahtekarlığın mucididir. İlk ve orta çağların egemenliği, tahakkümü ne denli tanrı kaynaklıysa kapitalist modernitenin ulus-devlet egemenliği kat be kat daha fazla aynı kaynaktan beslenir.

Burada üzerinde durulması gereken millet ve milliyetçilik (ulus-ulusçuluk) kavramlarının tanrısal bağıdır. Bilindiği gibi İslam’da millet, din anlamına gelir. Tanrı ve millet özdeştirler. Milletin uluslaşması sonucu değiştirmez. Bir dil oyunu yapılmıştır, o kadar. İster kutsal kitaplarda ister kapitalist liberalizmin öğretilerinde geçsin millet veya ulus, tanrının (efendinin, rabbin, egemen olanın buyruk altına alanın) emrini yerine getiren cemaati veya toplumu ifade eder. Kapitalistler seküler, laik kavramıyla dinden, tanrıdan, egemenden çıkmış, onu inkar etmiş olmuyor. Milliyetçilik, ulusçuluk veya yeni bir dinsel mezhep adıyla kendi çıkarlarına uyarlanmış bir dinsellik geliştirmiş oluyorlar. Hatta milliyetçilik faşizm sınırlarında tarih boyunca en bağnaz din konumunu alma ayrıcalığına sahiptir. Ulus-devlet kapsamında ulus ve ulusçuluğun çok aşırı biçimde bu tanımlar gereği inşa edildiği açıktır. Dolayısıyla dinsel karakterini tartışmayı gerektirmeyecek denli açık kavram ve öğretilerdir.

Ulus ve ulusçuluk teolojisinde önemle göz önünde bulundurulması gereken husus pozitivist bilimsellik maskesini takıp sanki din ve metafizik değillermiş gibi kendilerini yansıtmalarıdır. Hatta din ve metafizik karşıtı olmayı temel kural olarak bellemekle “bilimcilik” adına dinsel bir soyutlamaya girişmekten çekinmezler. Ulus-devlet hakikatçiliğiyle dinciliği birbirleriyle sıkıca bağlantılıdır. Ortak amaç toplumsal gerçekliğin farklı, çeşitli yaşam biçimlerini eritmek, tasfiye etmek, karartmak ve tarihsizleştirmektir. Zengin hakikat ifadelerini bu temelde zayıflatıp kendi hegemonik sistemini tek meşru hakikat gibi sunmaktır.

Ortadoğu kültürel yaşamına dayatılan ulus-devletçi zihniyet ve yapılanmaların sonuçları henüz bütünlüklü ve tarihsel süre perspektifiyle irdelenmeye alınmamış bir konudur. Bizzat bu zihniyet ve yapılanmaların sahipleri bile neyi uyguladıklarının çok az farkındadırlar. O da dar bir mekan ve kısa süreyle sınırlı iktidar ve maddi çıkardır. Ulus-devleti ideoloji ve yapılanma olarak uygulayanlar aslında kapitalist modernite hegemonyasından “neyi kopardıksa kardır” mantığıyla hareket ederler. Tüm stratejik ve taktik yaklaşımları bu bakışla sınırlıdır. Başka tür gelişmesine hegemonik sistem fırsat vermez. Özünü vermeye çalıştığımız hakikatinden ve teolojisinden habersiz oldukları için bir yandan keskin ulusal dogmatikçiler, diğer yandan sürekli şüpheciler olarak yaşamaktan kurtulamazlar.

Daha da somutlaştırmaya çalışırsak; Ortadoğu’nun en eksi toplumsal gerçeklerinden olan Arap kabile ve dinsel düzenlerine dayatılan yirmiyi aşkın ulus-devletçik sadece ortak kültürel yaşamı bölmekle kalmıyorlar, varlıksal özlerine görülmemiş boyutlarda bir yabancılaşmayı aşılıyorlar. Ortaya çıkan yeni Arap kimliği çokça eleştirilen eski ve orta çağların kimliğinden daha yetkin değildir. Ulus-devlet temelinde bölünen Arap, en zayıf, çarpıtılmış ve tarihsel-toplumsal hakikatlerden koparılmış Arap’tır. Ne kadar keskin ulus-devletçilik yaparlarsa sandıkları gibi güçlenmeyip daha da zayıflarlar. Kaldı ki Arapçılık da güçlenmenin değil, zayıflamanın ve hakikatlerden uzaklaşmanın nedenidir.

Ulus-devlet tanrısallığıyla körelmiş durumdalar

Hiçbir milliyetçilik hakikatle beslenmediğinden güçlenmenin etkeni değildir. Bu en çarpıcı Hitler pratiğinde yaşanmıştır. Ulus-devlet bakış açısından kutsallık arz edilen sınırlar tamamen uydurma ve küresel hegemonyanın çıkarlarınca belirlenmiştir. İçerdiği ülke ve millet kavramları yeni teolojinin simgeleri olarak aynı çıkarların kapsamı dışına çıkamazlar. Çıktıklarında hegemonik tanrının gazabından kurtulmaları çok zordur. Aslında son iki yüz yıldır inşa edilmeye çalışılan bölgedeki bütün sınırlar, vatanlar, milletler, orta sınıf ve bürokrasiler ulus-devlet tanrısallığıyla körelmiş durumdalar. Yaşadıkları gerçekliği ezeli ve ebedi gerçeklik sanırlar. Halbuki zihni biraz hakikate açık bir kişi tüm bu gerçeklerin son iki yüz yılın hegemonik çıkarlarını meşrulaştırmaya yönelik fantastik icatlar olduğunu bilir. Türkî ve İranî ulus-devlet inşaları aynı hegemonik çıkarların ürünüdür. Kapitalist modernitenin fetih damgasını taşıdıkları halde meşruiyet krizlerini aşırı dinci ve milliyetçi ideolojilerle aşmak isterler. Hepsinde laik ve dini milliyetçilik iç içe geçirilerek ulus-devlet sağlam bir ideolojik zırhla kaplanılmaya çalışılır. Azınlık durumunda bırakılan tarihsel kültürler, etnisiteler, din ve mezhepler ulus-devlete karşı varlık-yokluk sorunuyla karşı karşıyalar.

Ortadoğu kültürünün bütünselliği kapitalist modernitenin ulus-devlet parçalayıcılığıyla köklü bir çelişki içindedir. Modernite ortak yaşam gerçekliklerine dayatılan demirden kafes rolünü oynamaktadır. Şiddetin sürekli gündemde olması bu gerçeği doğrulamaktadır.

Demokratik modernitenin çözümleme ve çözme gücü ulus-devlet karşısında çok daha nettir. Eski ve yeni hegemonik güçlerin sürekli unutturmaya çalıştıkları tarihleriyle uyutmaya terk ettikleri toplumsal gerçeklikler, demokratik modernite yaklaşımıyla öz tarihsellikleri içinde varlıklarının hakikatini ifade edebilmektedir. Hegemonik güçlere ilişkin çözümleme karşıtlarına ilişkin tarih ve hakikat olarak yanıt bulmaktadır. Toplumsal gerçeklikler hiçbir dönem tarihsiz olmadıkları gibi hakikatsiz de değildir. Ortadoğu’nun tarihsel bütünlük taşıyan toplumsal kültürüne dayatılan ulus-devlet hegemonyacılığına karşı demokratik modernitenin antitezi ahlaki ve politik toplumdur.

Yazarın diğer yazıları