Umutlu sesler

Postmodern karakterli 3. yeniden paylaşım savaşı genişletilmiş bir Ortadoğu olarak coğrafyada yayılıyor. İran’dan Çin’e kadar uzanan bölgeyi yani Afganistan, Pakistan ve Hindistan’ı da aynı savaşın farklı cepheleri olarak görmek gerekir.

Bu savaşın bir numaralı gücü ABD’nin avantajlı olduğu siyasi-askeri güç başlıkları geçtiğimiz günlerde yaşanan Suudi Arabistan’ın petrol tesislerine (Aramco) yönelik saldırı sonrası müttefiklerince de sorgulanır hale geldi. Amerikan yönetiminin İran’ı suçlayarak adeta artık reflekse dönüşen adımlar attığını görülüyor. Bunlar yaptırımların derinleştirilmesi ve Körfez’e yeni askeri takviye olarak somutlandı. Bunun yanı sıra Almanya, Fransa ve İngiltere’nin saldırıdan İran’ı sorumlu tutarak ortak açıklama yapıp İran’a “nükleer ve balistik füze programlarının yanı sıra bölgesel güvenlik konularına ilişkin müzakereleri kabul etmesi” çağrısı yapması ABD lehine kısmi bir gelişme olarak görülebilir.

Başta ABD içi siyasal gelişmeler ve aynı zamanda en temelde Körfez ülkelerinin askeri zafiyetlerinin rol oynadığı bir dizi “negatif” etken nedeniyle ABD’nin topyekün bir savaşı göze alamayacağını gören İran bu süreçten daha çok Çin’e yaslanarak çıkmaya çalışacak. Bu normal, çünkü aslında savaşın ana ekseni ABD-Çin arasında. Çin, Aramco saldırısından artan petrol fiyatları ve taşıma maliyetleri nedeniyle en çok zararlı çıkan ülkeler arasında. Günde ortalama 97 milyon dolar daha fazla ödeme yapıyor. Fakat uzun vadeli ve sabırlı oyunu sayesinde gelişmeleri lehine çevirme olasılığı çok yüksek. Çünkü Çin, ABD’nin bölgedeki tek taraflı askeri-siyasi ağırlığını berhava edecek bir biçimde ABD müttefiklerinin tamamına dönük (İsrail dahil) sermaye ihracı (2013’ten bu yana en az 123 milyar dolar) ve petrol alımını garantileyen kapsamlı anlaşmalarla daha “yerleşik” politikalar geliştiriyor. Özetle Çin kapitalizm-emperyalizm oyununu ABD’den daha “iyi” oynuyor.

Rusya’nın da askeri desteği hiç kuşkusuz Çin’in politikalarının karşılık bulmasında önemli bir faktör. Nitekim BM nezdinde “Suriye anayasa yazım komitesi”nin kabul ettirilmiş olması yine bu cenahın hanesine yazılmalı. Başta Kürt halkı olmak üzere Suriye halklarının iradesinin temsil edilmediği bu politika hiç kuşkusuz Suriye’ye, bölgeye barış getirmekten uzak. Fakat ABD’nin rakiplerinin hamleleri karşında (TC’yi yanına çekmeye çalışmasının dışında) bir seyirci olarak kaldığı, en azından çözümü zorlayan bir pozisyonda olmadığı ise bir gerçek.

İran etrafında düğümlenen mesele de yine İran ve müttefiklerinin savunma pozisyonundan çıkıp daha atak politika izleyeceği görülüyor. İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin BM’de sunacağını söylediği, “Hürmüz Barış Girişimi” adını verdikleri plan bu yaklaşımın bir parçası. Karşı tarafın reddetmenin dışında bir politikası var mı, meçhul. İran’ın, Umman Denizi ve Hint Okyanusu’nun kuzeyinde Rusya ve Çin ile ortak askeri deniz tatbikatı düzenleyecek olması, İran-Irak savaşının başlamasının 39. yıl dönümü nedeniyle düzenlenen askeri geçitte yeni silahlar sergilemesinin ABD ve müttefiklerine askeri alanda da açıktan meydan okumaktan başka bir anlamı yok.

Emperyalist hiyerarşi içindeki çekişmeler dünyayı maalesef her anlamda daha fazla ısıtacak. Fakat kapitalizmin yarattığı bu çöküntüye karşı dünyanın farklı köşelerinde birbirine karışan milyonlarca insanın, özellikle gençlerin cıvıldayan, umutlu sesleri de var! Nitekim sokaklarda “Biz de tıpkı okyanuslar gibi yükseleceğiz” diye yumruklarını kaldıranlar “Doğa katliamını durdurun!” diyorlardı. Onların sözleri karşısında aklını sermayenin ritmine emanet eden politikacıların elbette anlatacak bir hikayesi yok ve Greta Thunberg gibi umudun genç seslerini dinlemek zorundalar, istemeseler de….

Yazarın diğer yazıları