Uzun yürüyüşün bir adımı

“Ey Türkiye! Sana dönmek için değil,

seni dönüştürmek için geleceğim. Ve siz,
dönüşerek beni göreceksiniz.”
Abdullah Öcalan

Evet, Öcalan dediğini yaptı ve dönüştürmek için geldi. Ama bu kolay olmadı. Şimdi bu dönüştürme süreci demokratik mücadele esas alınarak daha zengin mücadele biçimleriyle sürüyor ve sürecek. Ve elbette Gerillaların uzun yürüyüşü de.
Özgürlük Hareketi’nin 2012’ye ait şu açıklaması, 2013 Newroz’uyla başlatılan yeni süreci anlamak için önemlidir:
“…uygulamak istediğimiz, hayata geçirmek istediğimiz program, devlet artı demokrasi programıdır. Bu da demokrasiyle devletin bir yerde uzlaşmasını ifade eder. Eğer en sonunda, biri diğerini yok etme noktasına gelmemişse, öyle bir düzeye gelene kadar ikili durum varsa, uzlaşma koşulları, zemini de vardır demektir. O nedenle her zaman bu güçler arasında bir uzlaşma, diyalog gündeme gelebilir…” 
Görüldüğü gibi Özgürlük Hareketi hiç bir zaman uzlaşma ve siyaset zeminini reddetmemiş ve kendisini savaş ve mücadele gücü olarak tanımlarken Önderliği de barış, diyalog ve uzlaşma gücü olarak tanımlamıştır. Çünkü, Özgürlük Hareketi “sürekli devrim”in an be an yaşandığı bir devrimci organizmadır. Kadın özgürleşmesine dayalı devrim bunun başat olanıdır. Kişilik çözümlemelerinin her biri, kişiden başlayarak Kürt toplumu ve an’dan başlayarak da tarihi çözümlemesi ve dönüştürmesi de demokratik devrimin bir diğer ayağını oluşturmaktadır. PKK’de devrim süreklidir. Devrimci dönüşümler, devrim sonrasına ertelenmez. PKK, devrimi yapacak insanları bugünden yaratmayı esas alır.
Kürt Halk Önderi Öcalan bir çözümlemesinde, “Özgür yaşamak isteyen, özgür yaşamın savaşımını ustalık derecesinde verebilmeli” diyordu. Özgür yaşamın savaşımı düz bir çizgide ilerlemez. Her dönemde aynı araçlarla ve mücadele yöntemleriyle de başarılı olunamaz. Dünün temel mücadele yöntemi gün gelir tali plana, tali olan da temel mücadele tarzına dönüşebilir. Ve öyle bir zaman gelir ki, dün terk edilen mücadele yöntemi, şartların değişmesiyle tekrar temel mücadele olarak gündeme gelebilir. Farklı dönemlerde o dönemin ilişki ve çelişkilerinin kaotik ortamında kendini var edebilecek ve sürece cevap olabilecek doğrulara ihtiyaç vardır. İşte Demokratik Mücadele Hamlesi’de böyle bir sürece verilmiş cevaptır. Ve Gerillalar bu sürece ta başından hazırlar. Hem de yıllar öncesinden. Bunun böyle olduğunun en önemli kanıtı, gerillaların ettikleri yemindir:
“Kürt halkı üzerinde kurulan her türlü iktidara ve bölgesel gericiliğe karşı, demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü toplum paradigmasını yaşatmak için, demokratik çözüm için, silahıma ve bayrağıma bağlı kalacağımı insanlık onurum ve şerefim üzerine; bu esas üzerinden başta dünya devrim şehitlerine, Önder Apo’ya, dağ ve zindan direnişçilerine, halkımıza bağlı kalacağıma, burada hazır bulunan arkadaşların huzurunda söz veriyorum!”

Barış, toplumsal sözleşmedir

Mücadele karmaşıktır. Örneğin her iki tarafın da lehine olan bir konjönktür oluştuğunda taraflar (savaşın kazananı olmamasına rağmen) ve de çözüm sağlanmamış olsa da araçlarını değiştirerek mücadeleye devam edebilirler. Ve hatta şartlar, tarafları engelleri aşmak için ortak kararlar almaya ve uygulamaya da itebilir. Yaşanmakta olan süreç, mücadele yöntemi açısından böyle bir süreçtir. Bu süreç, barışın sağlanamadığı ama savaşın da silahlarla yürütülemediği, barış ve savaş olasılıklarının içiçe olduğu ama ikisinin de (dönem itibariyle) henüz tam gerçekleşmediği bir mücadele sürecidir.
Amaç, PKK açısından barışa ulaşabilme yolunda siyasi mücadele ortamını sağlamaktır. AKP açısından ise esas olan barışa evet derken bile tasfiyeyi düşünmektir. Çünkü çözüm istemek bir zihniyet meselesidir. Barış istemek demek, ayırımsız ve şartsız olarak tüm ezilenlerin, demokratik hak ve özgürlüklerinin toplumsal sözleşmesini yapmayı istemek demektir. AKP’nin tam olarak bundan yana olmadığını ve bu süreci kısmi reformlarla geçiştirmeye çalıştırmaya dayandığı sınıfa bakarak da anlamak zor değil. Hatta yine dayandığı sınıf itibariyle güveni asla hak etmemekte ve gerillanın boşalttığı yerlere kalekollar yapma, korucu kontenjanları açma ve demokratikleşme konusunda varılan mutabakatın gereklerini sürece yayarak seçimlere kadar böyle götürme niyeti de bunu göstermektedir.
 Bu nedenle, İmralı’da sürmekte olan görüşmelerde Özgürlük Hareketi’nin bu kaygılarını da dikkate alan ve tehlike olmaktan çıkartmayı hedefleyen bir mücadele sürmektedir. Kaygılar varsa, bu kaygılara neden olan noktaların ortadan kaldırılmasına ilişkin mücadelenin de var olması ve yükseltilmesi gerekir. Yoksa kaygılara dayanarak barışın önünü açacak mücadeleden uzak durmak, sadece o kaygıları güçlendirir.
Esas olarak İmralı’da gerçekleşmekte olan ideolojik mücadeledir, zihniyet çatışmasıdır, barışçıl mücadelenin önünü açmak ve ülkenin yeniden yapılanmasına ilişkindir. AKP temsil ettiği sınıfın çıkarlarını savunurken, Özgürlük Hareketi ve A.Öcalan‘da genel olarak ezilen halkların çıkarları doğrultusunda mücadele etmektedir. Bu aynı zamanda silahlarla yürütülen savaş bitse de, kapitalist sistemin temsilcilerine karşı verilen hak ve özgürlükler mücadelesinin bitmeyeceği anlamına gelmektedir. Bu nedenle, “AKP ile PKK uzlaştı” “PKK teslim oldu…” gibi söylemlerin haklı bir temeli bulunmamaktadır. Onlar ya PKK’nin mücadele tarihini ve ideolojisini bilmiyor ve yeni dönemin ilişki ve çelişkilerinden kaynaklı mücadelenin yeni tarzını bilince çıkart(a)mıyorlar ya da oportünistlik yapıyorlar.
Onlar diyorlar ki, “Dışa bağımlı, cılız ve çelişmeli bir ezenler ittifakı olan Oligarşi kendi iradesiyle demokratikleşmeyi sağlayamaz. Bu düzeni yıkmak ve proletarya iktidarını kurmak yerine devleti demokratikleştirmek reformistliktir” vs. Oysa bunlar toplumu demokratikleştirme mücadelesinin aynı zamanda devleti de demokratikleştirme mücadelesi anlamına geldiğini kavramaktan uzaktırlar. Zaten bu sistem içinde demokratik hak ve özgürlükleri istemek, zorbaların aracı olan devleti burjuva anlamda da olsa reformlar yapmaya çekmek demektir. Bu ise kazanımlar oranında devletin geriletilmesi ve ezilenlerin kendisine özgürlük alanları açması ve daha güçlü mücadele yürütmesi demektir. Yeter ki, demokratik sosyalizm hedefinden kopulmasın.

Devrim ustalık ister

Yukarıda ki eleştiriler devrimi sadece yıkmak olarak algılayan dar görüşlü yaklaşımlardır. Onlar her darbede yenilen ama bunun bahanesini de ustaca yalanlarla ortaya koyanlardır. Aslında kapitalist sisteme karşıdırlar. Ama tarz, üslup ve yöntemleri kapitalist sistemden beslenmektedir. Keskin ve katı bakış açılarının kendilerine ne kadar zarar verdiklerini bilmezler ya da bunun da bahanesini bulurlar. Bilmezler ki, esnekliği ancak güçlü ve kendine güvenen örgütler gösterebilir. Esneme becerisi ve gücünden yoksun oluşları nedeniyle de hergün kırılmaya uğrarlar. Oysa devrim ustalık ister. Bu yol düz bir çizgide ilerlemez ve her şey devrim sonrasına ertelenemeyecek kadar hassastır. Devrimci dönüşümler için biriktirilmesi gereken hak ve özgürlükler mücadelesinin kazanımları es geçilemez. Bu aşamalı yol bir yandan toplumu diğer yandan da devleti demokratikleştirmeyi içerir. Devlet, mutlaka kurtulunması gereken bir baskı aracıdır. Onun demokratikleşmesi demek özünde halkın karşısında güçten düşürülmesi demektir. Yıkılıp tarihin çöplüğüne atılmasının adımlarıdır bunlar. Yani pehlivanı minderde yorup tuşa getirmektir. Bunun için demokratik fikir ve ortamlarının koşullarını hazırlamak gerekir. Bu da sokaklarda gerçekleşir.
Yani hergün devleti yıkmayı hedef olarak önlerine koyanların demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinin devrim sonrasına ertelenemeyeceğini bilince çıkartması önemlidir. Taksim’den ülkeye yayılan direnişi doğru değerlendirmesi ve de Kürdistan ile Türkiye’nin kurtuluşunun içiçeliğini kavraması; görevlerini hatırlaması gerekir. Çünkü her iki halkın da özgürlük sorunu birdir. Kurtuluş ve çözüm yolu ortaktır. Asıl sorun bunu barikatları birlikte kurmaya yansıtma sorunudur. Bunun için siyaset konusunda netleşmek, birleşik mücadelenin gücüne güvenmek, avantajları doğru ve zamanında değerlendirmek, haklılığımıza inanmak ve devlete güvenmemek gerekiyor. Elbetteki siyaset yapmak tek düze bir iş değildir. Ve özünde toplumun kendi sorunlarına çözüm bulma işidir. Hiç bir zaman tek seçenekli, tek kurallı ve tek yöntemli değildir. Hiç bir şeyin yüzde yüz garantisinin olamayacağı siyaset meydanında, seçenekler arasında doğruyu veya ona en yakın olanı seçebilmek ve başarısı için doğru mücadele etmektir.

Esas olan koordinedir

Zaten devrimcilikte bunun ustalığını göstermekle ortaya çıkar. Yani gerçekleri inşa etme becerisinden bahsediyoruz. Çünkü esas olan devrimi inşa edecek olan insanı yaratma; yarınları bugünden kurma ve bunun ideolojik, toplumsal, ekonomik, kültürel, psikolojik, öz savunma, inançsal ve ahlakına dayalı meclislerini ve komünlerini inşa etmektir. Demokratikleşme mücadelesi bunun bir aşamasıdır. Yani demokratik hak ve özgürlükler için mücadele etmek, bunları isteyenleri reformist yapmazken, demokratik sosyalizm mücadelesinin başarısı için, olanaklar yaratan ve yol açan tutarlı devrimciler yapar.
Kaldı ki tutarlı devrimciler, demokrasilerin sistem üzerinde uzlaşılması üzerine değil, sürekli iktidarla didişen, onun alanını daraltan, devleti baskı altına alan ve ezilenleri sürekli özgürleştiren bir mücadeledir. Ta ki, devlet denen illet tarihin çöplüğüne atılana dek. Demokrasilerde yönetilme olmaz, ama kendi kendini yönetme; işlerini koordine etme olur. Burada ki birey, kendi komününde bir iş yapandır. İşte komünalizmi demokrasiyle bir birine bağlayan yer de burasıdır. Aynı zamanda demokrasi devletin ne süsü ne de örtüsüdür. Ama süreç içinde sönmesi gereken devletle demokrasinin ilkeli bütünlüğünün de sağlanması gerekir. Burada ki kural ise, devleti daralt özgürlükler alanı olan demokrasiyi geliştir kuralıdır. Demokratik dönüşüm işte bu resmi devletin dışında kalan sivil toplumun kendi özgün örgütlenmesidir. Demokratik Konfederalizm esasına göre örgütlenmiş olan üstte genel halk kongresi, aşağıya doğru şehir ve kasabalarda halk meclisleri, mahalle ve köylerde komünler, kooperatifler, akademiler vd. sivil toplum örgütleridir. Bütün bunlar devlete teslimiyeti reddeden halkın öz örgütlenmeleridir.
Demek oluyor ki, Özgürlük Hareketi’nin demokratik yaşamı kurma hamlesi, AKP faşizmiyle uzlaşarak ezilenlerin aleyhine ezenlerle kol kola, siyasal İslamcılarla bir olup Alevileri satmak, TC’nin sömürgeci amaçlarına basamak olmak asla değildir. Bu iddianın sahipleri, devrimin yıkmak değil inşa etmek olduğunu bilince çıkartamayanlar kadar, Alevileri Özgürlük Mücadelesinden uzak tutarak hem Kürtleri ve hem de Alevileri yalnızlaştırma gayreti içinde olanlardır. Zaten her geçen gün, bu gerçeklik daha da net anlaşılmaktadır.
  Ayrıca Kürt sorunu çözüldüğünde, ülkemiz cennnete dönüşmeyecektir. Türkiye ve Kürdistan’da kapitalist sömürü ve onun sonuçları olan sefalet ve buna karşı mücadele de sürecektir. Sömürü ve sefalet süreceğine ve bu bağlamda da kapitalizm koşullarında gerçek barış olamayacağına göre, demokratik sosyalizm hedefinden kopmak mümkün müdür? PKK ve Kürtler “bize ne sömürüden ve sefaletten, biz kimlik sorunumuzu çözdük” diyebilir mi?
Bugün CHP, MHP ve AKP arasındaki savaş, statükonun el değiştiriyor ve yeni zihniyetle yeniden yapılandırılıyor olmasına itirazdan ibarettir. Yani, çelişmeli ittifak olan Oligarşi kendi içinde çatışarak ayrışıyor. PKK ise bunların çatışmasından yararlanarak kendine yer açıyor, meşrulaşıyor ve kalıcı kazanımlar için mücadele ediyor.

Devimci Halk Savaşı’nın etkisi

Bu sürece ilişkin yapılan iki eleştirel yaklaşıma da değinmek gerekmektedir. Birincisi, birdenbire mücadele yönteminde neden değişiklik yapıldığını hala anlayamayanlara ilişkindir. Unutmuş olacaklar ki, “Dördüncü stratejik dönemin” iki boyutu vardı. Birincisi, A.Öcalan‘ın temsil ettiği demokratik siyasi çözüm boyutu, ikincisi ise, gerillanın gündemleştirdiği Devrimci Halk Savaşı boyutu. 2011-2012 boyunca Öcalan kendisini geri çekti ve demokratik siyasi çözüm duruşunu tali plana düşürdü. Böylece Devimci Halk Savaşı boyutu öne çıktı. Newroz çağrısıyla da bu durumu tersine çevirmek istiyor. Yani silahlı direnişin geriye çekilerek ikinci plana düşmesini ve demokratik siyasi mücadelenin ön plana çıkmasını istiyor ve Kürt sorununa çözüm arayışının demokratik siyasi mücadele hamlesiyle süreceği dönemi de başlatmış oluyor. Eleştiri sahipleri değişen bu durumu anlamakta güçlük çekiyor. Üstelik bu süreç yeni de değil, ta 17 Mart 1993’de başlatılan, 1998, 99 ve 2004’de de gündemleşen bir süreçtir. Bu süreci sürekli kesintiye uğratan da TC’dir.
ABD, Avrupa, Çin, Rusya ve bölgesel güçler Ortadoğu problemlerinde silahlı müdahaleyi tali plana iterek diplomatik siyasi çözüm arayışını şimdilik esas almış durumda. Suriye’de bu açıkça ortaya çıkmıştır. A.Öcalan’ın geliştirdiği yeni sürecin bununla da bağlantısı var. Yani silahlı çözüm geri plana itilmişken PKK’nin silahlı mücadele de ısrar etmesi; siyasi mücadeleyi öne çıkartmaması, bölgesel gelişmelerle çelişeceğinden başarı şansı da düşecekti. Oysa özgürlük Hareketi’nin bölgede öncü güç olma ve üçüncü yolu hakim kılma amacı bulunmaktadır. Öyleyse bölgedeki ilişki ve çelişkileri doğru tahil edilmesi gerekiyor.

AKP ordu ile anlaşınca…

Bugünün eleştiri sahipleri, 1 Haziran 2010 dördüncü stratejik hamlesinin devam etmemesini ve PKK’nin sık sık mücadelede değişiklik yaptığını da belirterek sert eleştirilerde bulunuyorlardı. Söz konusu değişikliğe neden ve nasıl gidildiğini bilmeyenler de buna yönelik eleştiriyi haklı bulmaktadırlar. PKK mücadelesini yakından izleyenler, 1 Haziran 2010 dördüncü stratejik hamlesinin isteyerek geliştirmediğini, hareket ve halk olarak buna mecbur bırakıldığını görebilirler. Zaten partinin resmi yayınlarında da buna vurgu yapılmakta ve bu mecburiyetin MGK’nın 23 Ağustos 2005 tarihli topyekün savaş konsepti kararının alındığı toplantısına kadar gittiğini belirtmektedirler. 2006-2008’de ki saldırıların ve Zap yenilgisinin temelinde de bu karar yatar. 29 Mart yerel seçimlerinde alınan yenilgiyle devletin imha stratejileri de boşa çıkmış oldu. Çünkü Özgürlük Hareketi demokratik siyaset başarısını elde etti ve marjinal konuma düşürülemedi. Askeri, ideolojik ve siyasi saldırılar da böylece kırılmış oldu.
Ve siyasi alanın açık kalması ve güçlenmesi için 13 Haziran 2009’da tek taraflı ateşkes ilan edildi. Fakat Genel Kurmay Başkanı Kürtlere karşı tasfiye planında AKP ile anlaşınca siyasi soykırım devreye tekrar konuldu. Ve PKK strateji değişikliğine gitmek zorunda kalarak Devrimci Halk Savaşı’nı başlatmış oldu. PKK 1 Haziran 2010 hamlesine zorlanmıştır. AKP ve ordu Devrimci Halk Savaşı karşısında korktu ve bu bu korku onları Öcalan’ın ayağına götürdü. Çünkü seçimler yaklaşıyordu. Sonradan “biz şans istedik verilmedi” denmemesi ve “acaba bu şansı verseydik bir barış şansı çıkar mıydı“ dememek için kabul edildi. Ve İmralı-Oslo görüşmeleri yaşandı. “Yol Haritası” çizildi ve protokoller hazırlandı. 12 Haziran 2012 seçimlerinde yüzde 50’ye yakın oy alınca, sırtını buna dayayarak yeniden siyasi soykırıma girişildi. Ve bununla da yetinilmeyerek tüm muhalefeti ezme yoluna girildi.
PKK’yi ezme planı tekrar boşa çıkınca ve savaşla kendisininde güç kaybettiğini fark edince, teşhir olunca, Türkiye toplumunu da eskisi gibi aldatamayacağını görünce tekrar politika değişikliğine gitmek zorunda kaldı. Ve 2012 Ağustos’undan sonra tekrar A.Öcalan’ın ayağına giderek ve bunu da artık açıktan yaparak barıştan yana olduğuna kamuoyunu inandırmayı hedefledi. “Silahlar sussun fikirler konuşsun” deme noktasına geldi. İmralıyla yapılan görüşmeleri kamuoyuyla paylaştı, demokratik siyasi mücadelenin önünün açılacağını deklare etti. BDP heyeti imralı ve Kandil‘le görüşmelere başladı. Akil insanlar heyeti oluşturuldu. Bütün bunlar aslında AKP’nin siyasi imha ve silahlı savaşta yenilgisini kabul etmek anlamına da geliyordu.
Ama bütün bunlara rağmen AKP neden hala KCK tutuklularını bırakmıyor, A.Öcalan’ın durumunda bir değişiklik olmadı, kalekol yapımı neden hala sürüyor, hala tüm muhalefet güçlerini tasfiyeden vaz geçmiyor, biz neden bu süreci sürdürüyoruz soruları sorulabilir. Haklı sorulardır bunlar. Fakat şunları da görmek gerekir: Önceden siyasi bir kurum olarak BDP heyetiyle görüşmeler yoktu ama şimdi var. Siyasi soykırım ve gerillaya yönelik operasyonlar durduruldu, kısmi değişiklikler var, açıktan kamuoyu ile paylaşılan bir süreç var. Bu ve benzeri gelişmeler ve söylemdeki farklılıklar, dünkü inkar ve imhanın aşılmış olmasının geldiği seviyeyi gösteriyor. Bu anlam da küçümsenemez. Ama büyük gelişmeler de asla değildir. Zihniyet yapısının katılığında açılan bir yarık, bir çatlamadır ve bu zihniyetin kırılmasında önemli kazanımlardır. Fakat sorunu çözmeye yetmediği gibi, AKP’nin ikiyüzlülüğünü teşhir etmede de küçümsenemez bir basamaktır.
Yani 2010’lar da “terörü yok edeceğim” diyenlerin bu noktaya getirilmesi önemlidir ve büyük bedeller verilerek gerçekleşmiştir. Dün K.Burkay, sonrasında KDP-YNK PKK’yi terör örgütü olarak dünyaya deklare ederken bugün KDP-YNK’nin A.Öcalan’ın özgürlüğünü ister ve ulusal konferansın bu ay toplanacak olması, ödenen bedellerin ve doğru yürütülen mücadelenin sonuçlarıdır. Bu nedenle barış süreçlerinden bir şey kazanılmadığını söylemek yanlıştır. Bu nedenledir ki, PKK’yi en ufak bir barış girişimini önemseyerek hemen görüşmelere başlamasını, onun ne kadar da çok barıştan yana ve samimi olduğunu bilmek gerekiyor. DEVAM EDECEK

HÜSNÜ ÇAVUŞ

Yazarın diğer yazıları

    None Found