Vatanseverlik, asker selamı vermek mi ?

Beni dehşete düşüren, ne zaman Türkiye’de herhangi bir hükümet, herhangi bir bahaneyle savaş borazanı öttürse milyonlarca insanın esas duruşa geçmesi, asker selamı vermesi.

Herhangi bir hükümet savaş kararı aldığında, parlamentonun bütün üyelerinin görevi bunu desteklemek mi? Vatanseverlik, asker selamı vermek mi? O zaman Nazi döneminde Nazileri eleştirenler vatan haini miydi?

ZÜLKÜF KURT  /  FRANKFURT

Türk Devletinin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik gerçekleştirilen saldırıları sonrasında yükseltilen milliyetçi lince maruz kalan yazar Aslı Erdoğan, Kürtlerin ve diğer halkların kendi deneyimlerini paylaşmalarını toplumsal büyüme olarak nitelendirirken, verdiği röportajda üstü örtülen kısımlara tekrardan değiniyor. İnsanların devlet için değil, hükümet için savaşa gönderildiği ifadeleri sümen altı edilen Aslı Erdoğan’la söyleşiye devam ediyoruz.

Size atfedilen ifadeleri bir Kürt kullansaydı, böylesine bir etkisi olur muydu?

Onu bilmiyorum toplum bir cinnet halinde ama tahminim hayır. Kürt sözcüğünü benden duyunca Türkiye kamuoyu yanına mıknatıs konulan pusula gibi fır döndü. Bunu bir ihanet gibi algılamalarının bir nedeni de benim Kürt olmayışım. Sen kimsin ki? Niye Kürtleri savunuyorsunuz? Halbuki ben burada Kürtleri değil, eşitliği savunuyorum, insanların anadilinde eğitim görmesini savunuyorum ve her şeyden önce şovenist ve militarist eğitime karşıyım. Bunu Fransa da yapsa, Türkiye de yapsa karşı olurum. Ama onların mantığında bir Türk bunları dememeli. Beş kat daha büyük suç, hatta bir ihanet. Türkiye’de son günlerde iki kişi sadece Kürtçe konuştuğu için öldürüldü. Bir kişi kafasına şişe yedi ki bunlar sadece basına yansıyanlar. Ve bu ülkede hala “Biz Kürtlerden nefret etmiyoruz” diye bağırıp çağırıyorlar. Kim Kürtleri linç ediyor, uzaylılar mı? Kürt ve Türk çocukları aynı sıraya oturuyormuş. Eee ayrı mı otursalardı? Kürtlere ayrı okullar açmadığımız için kendimizi ırkçılıktan muaf mı sayıyoruz? Irkçılık, milliyetçilik, şovenizm gibi kavramları dikkatli kullanmak lazım ama “Türkiye ırkçı değil” diyen insanlara da bir durun diyorum. Ben 90’lı yıllarda Afrikalılarla yaşadım, pek çok vahşete, cinayete tanık oldum. Yaşadıklarımı anlatmaya kalkıştığımda beni yalancılıkla suçladılar. Türkiye’de ırkçılık yok diyenlerin bir tanesi bile bir Afrikalıyla beş dakika konuşmamıştı. Ben Afrikalı göçmenlerle yaşarken, en alttakilere uygulanan şiddeti, ırkçılığın aldığı boyutları birebir gördüm. O zaman da beni öldürmeye kalkışmışlardı. İkincisi cezaevinde Kürtlerle birlikte yattım. Yasalarda elbet eşitiz ama hukuk sistemindeki işleyişindeki ayrımcılığın birebir tanığıyım.

Ceza hukuku Kürtlere ve Türklere aynı uygulanmıyor mu?

Çok açık, buna karşı çıkanlara da Kürtlere verilen cezalar üzerine topladığım yüzlerce gazete haberini gösterebilirim. Eğer bilmeden konuşuyorlarsa önce Kürtleri dinlemeliler. Tepkilerin bir kısmı da Kürtlerden geldi ve binlerce kişi çocukluğunda yaşadığı ayrımcılık travmasını anlattı. Bu insanlar Nobel için mi hayatlarını anlatıyorlar? Kürtçe konuştuğu için tokat yediğini anlatan o insanların hikayelerinde nasıl bir yara konuşuyor. Bu kadar acı dolu hikaye nereden çıktı? Çocuklarımızı son derece eşitlikçi, özgürlükçü yetiştirebiliyor olsaydık böyle bir linç toplumu doğabilir miydi?

Bu tartışmalar sürerken Kürtler, Çerkesler, Ermeniler kendi yaşadıklarını, maruz kaldıkları ayrımcılığı da anlatmaya başladılar ve bu gittikçe yayıldı. Bu bir tür yüzleşme mi yarattı?

Acı da olsa belki bir faydası olmuştur. Toplum olarak, acılarımızı, travmalarımızı anlatarak büyüyebiliriz. Ama anlatmak yüzleşmek değildir, onun ilk aşamasıdır ve suskunluktan her zaman iyidir. Sizin de gırtlağınızda yutamadığınız bir taş mutlaka vardır. Anlatırsınız anlatırsınız yine yutamazsınız ama o taşla nefes alabildiğinizi görürsünüz. Bazı travmalar hiç kapanmaz ama hem bireysel hem de toplumsal travmaların kabul edilmesi bile önemli. İşkence, tecavüz, soykırım korkunç suçlar, daha da ağır bir suç varsa, bunların inkarı. Bunu ben kişi olarak da yaşadım. Çok açık bir gerçeklik var, sokakta linç edilmiş insanlar var. Ben bile iki linç denemesine tanık oldum. Küçücük bir para meselesi, bir Kürde “Terörist” diye bağrıldığı anda, çevrede kim var kim yok tencere, tava, mutfak bıçağı alıp bir Kürdü kovalayışını gördüm. Bir komşum, Kürt komşularına ne zaman kafası atsa “şimdi TEM’i ararım haa” diye tehdit ederdi. Öyle bir ülkedeyiz ki, hakikaten arasa o Kürtler “Örgüt Üyeliği”nden içeri girerdi. Ülkücülerin saldırısına uğrayan ve ağır yaralanan bir genç, kendisini savunduğu için müebbet yedi. Irkçı olmadığını söyleyen bir toplum bundan birkaç yıl önce bir Kürdü alıp kanlar içinde Atatürk heykeli öptürdü.

Baskı ve yasakların normalleştiği ve bu normalliğin üzerimizde örtüye dönüştüğünü çoğu zaman örtü aralanınca fark ediyoruz. Peki bu örtü kalktığında nasıl bir toplumla karşı karşıya kalacağız?

Aslında bana kızgınlıkları Radikal’de yazmaya başladığım dönemde başladı. Bu örtüyü azıcık aralama çabamdan. Cezaevleri, işkenceler, açlık grevleri konuları da tepki çekiyordu ama hayatımın ilk ölüm tehdidini Kürt meselesine ucundan kıyısından dokunduğum gün aldım. Ben de aslında Türkiye’yi tanımıyormuşum. Kürtler üzerine yazınca ölüm tehdidi alacağımı aklımın ucundan geçirmezdim. 90’ların sonu 2000’lerin başında bir dönüşüm yaşandı ve beni bugün linç ettikleri cümleleri, şu anki yönetimin kendisi kurdu. Andımızı kaldırırken de benzer şeyler söylediler, daha birkaç yıl önce. Kürt sözcüğünün kullanılmaya başlanması 2000’li yıllar ve bu AKP’nin yönetiminde oldu. Ve o zaman hep birden gönüldaş olabildik Kürtlerle, kardeşliğimizi keşfettik. Şimdi rota yine değişti. Oradan da tam geri kıvıramıyorlar. Yok biz kötü Kürtleri kastediyoruz diyorlar. Artık Neo-Naziler bile böyle açık ve bariz kafatasçı ırkçılık söylemlerini kullanmıyor, Apartheid benzeri rejimler tarih oldu. Artık herkes aynı sıralarda oturuyor! Çok daha ince metodlarla işliyor “ırkçılık” ve her coğrafyada farklı şekilleniyor.

Aslında verdiğiniz röportaj çarptırıldı ve başka şeyler öne çıkarıldı ama Le Repubblica’ya verdiğiniz röportajda çok daha dikkat çekici ifadeleriniz var, şöyle diyorsunuz: “Ölenlere, ‘ülke için öldükleri’ söyleniyor. Hayır, onlara şunu söylemek gerekir. Sen ülken için değil bir hükümet için ölüyorsunuz” Ama ben bu ifadelere ilginç bir şekilde tepki gösteren kimseyi görmedim.

Benden nefret edecekseniz söylediklerim için edin, söylemediklerim için değil. Söylediklerim içinde de sizde nefret ve linç duyguları uyandıracak pek çok şey olabilir. Evet Türkiye’yi ağır biçimde eleştiriyorum, bu da benim en doğal hakkım, hatta görevim. Bütün savaş politikalarını eleştiriyorum, bu benim varoluş nedenim. Ben bir anti militaristim her şeyden önce. Beni dehşete düşüren, ne zaman Türkiye’de herhangi bir hükümet, herhangi bir bahaneyle savaş borazanı öttürse milyonlarca insanın esas duruşa geçmesi, asker selamı vermesi. Hakikaten savaşa gerek var mı? Biz kimlerle savaşıyoruz? Bu kimin çıkarına? Çocuklarımız ölüme giderken kim bundan para kazanıyor? Böylesi makul soruları bu toplum bir türlü soramıyor. Muhalefeti de buradan eleştirdim. Herhangi bir hükümet savaş kararı aldığında, parlamentonun bütün üyelerinin görevi bunu desteklemek mi? Vatanseverlik, asker selamı vermek mi? O zaman Nazi döneminde Nazileri eleştirenler vatan haini miydi? Fransa’nın Cezayir politikasını eleştirenler vatan haini miydi? Onlar da ağır bedeller ödediler ama bugün ülkelerinin onurunu kurtarıyorlar. Bu politikaların ne kadar yanlış, ne kadar kanlı olduğu sonradan ortaya çıktı. Savaş politikaları hemen her zaman yanlıştır ve kanlıdır hatta çoğu kez o ülkenin çıkarına bile değildir. Bir hükümetin ya da bir yöneticinin çıkarınadır. Herhangi bir hükümet savaş kararı alır almaz cengaverler gibi atlamak vatanseverlik midir? Ben vatanımı savaştan korumak istiyorum belki. Aslında ilk kaygım da bu değil. İlk kaygım Türkiye’nin de bütün ülkelerin de öncelikle hakkaniyetli olması. Benim için öncelikli olan temel insan haklarıdır. Hangi devlet bunu çiğnerse suç işliyordur. Elbette kendi ülkemin savaşa girmesini, tanıdığımızın, komşumuzun, mahallelinin oğlunun cephelerde ölmesini istemem. 20 yaşındaki gençlere “Gidin ölün” demem için sadist olmam lazım. AKP’nin kendi iktidarını korumak için bir savaşa ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Ve Kürtler de her zaman kolay hedef. Şovenist duygular ne zaman köpürtülmek istense ortaya Kürtler atılıyor. Şovenist duyguların köpürtülmesi aslında ülkenin hukuktan, demokrasiden insan haklarından ne kadar uzaklaştığının hem siyasi hem de ekonomik bir çöküşe sürüklendiğinin üzerinin örtülmesine yarıyor. Ve Kürtlere yarandığımı söyleyenlere de, evet, Kürtlere çok saygı duydum demek istiyorum. Zaten Türkiye’den son umudum Kürtler ve kadınlardır. Cezaevi arkadaşlarımdan çok şey öğrendim. 2015’te Kürtlere yönelik linç başladığında, otobüsler taşlanıp, HDP binaları yakılırken, Diyarbakır’daydım, Kürtlerin arasındaydım. Hiç kimseden benim şahsımda Türklere yönelik ufacık bir ima, suçlama, sitem duymadım. Tam tersi olsaydı, Türklerin arasında bir Kürt olsaydı o gece linç edilmişti. Keşke Kürtlere yaranabilsem, onlara bir borcum var.

AKP’nin son dönemde Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik işgal saldırılarında yüzbinlerce insan yerinden edildi. Yüzlerce insan yaşamını yitirdi, binlercesi yaralandı. Kimyasal silahlar kullanıldı. Türkiye’de gerçek anlamda bu savaşa karşı olanları saymazsak, toplumun %90’ı belki %95’inde büyük de bir sessizlik var. Türkiye’de baskı var evet ama bu sessizliğin hepsi baskıdan mı kaynaklı?

Baskı korkuyu doğuruyor elbette. Ama insanlar çoğu zaman kendilerine bile korktuklarını itiraf edemezler. Bu korkuyu nefretle telafi ederler ve bence savaş dönemlerinde bir tür histerinin, az çok psikozun ortaya çıkmasının nedenlerinden biri de bu bastırılmış korku. Faşizan rejimler korkuya oynar ve çünkü gayet iyi bilirler ki, korku kolayca nefrete dönüşebilir. Beyaz Türkler denilen kesim, AKP rejiminde kendi varoluşlarına dair tehdit hissediyorlar. Bildikleri, tanıdıkları ülke ellerinin altından kayıyor gibi. Bu korku en rahat Kürt meselesinde kendini ifade edebiliyor. Kürtleri suçlamak “Biz hala sözümüzü söyleyebiliyoruz” demenin yöntemi oluyor. Ben Kürt nefreti sözcüğünden çok Kürt alerjisi sözcüğünü kullanmak istiyorum. Kürt alerjisi de bu sessizliğin bir nedeni. Bir başka nedeni de bence cehalet. Hakikaten insanlar Rojava, YPG, PYD nedir bilmiyorlar. Bilmelerine izin verilmedi. Biz kendi tarihimizi de bugünümüzü de aslında hiç bilmeyen bir ülkeyiz. Bilmemize izin verilmiyor. Ermeni soykırımı üzerine bunca kitap dururken bir tekine bile rastgelmemiş biri elbette “Bu yalan” diye tepki verir, “Batı tezgahı”, “Nobel almak için” der. Bunları sıralamak onlarca tarih kitabı okumaktan daha kolay.

Türkiye’de durum bu iken tüm dünya vicdanı ayağa kalktı. İç basında elbette yansıtılmadı Robert De Niro’nun da dahil olduğu birçok insan, “Bu vahşettir” dedi. Ve aslında Le Repubblica dikkatlice okunursa, alttan alta her göçmen gibi benim de kendi ülkemi savunduğum satır aralarında görülebilir. Vahşi Türkler imajına karşı benim bile farkında olmadığım bir savunma yapmışım. Bunu bile görememişler ne yazık. Türklük ya da vatanseverlik öldürmeyle, linç etmeyle, şiddetle özdeşleştiriliyor. Sanki bir Türk savaşa karşı olamaz. Savaşa karşı ise ya Nobel istiyordur, ya da vatan hainidir. En mide bulandırıcısı ise kadınlığım üzerinden belden aşağı vurmalar. Bu bildiğimiz “Or…u” söylemleriydi. Sanırım bu linç kampanyası benim kurabileceğim bütün cümlelerden daha fazla yüzlerine bir ayna tuttu. Böylesi zamanlar için “Kendi Parlattıkları” bir ayna!

Vatandaşlıktan çıkarılacağınıza dair söylentiler dolaşıyor. Böyle bir şey bekliyor musunuz?

Türkiye öyle bir cinnet geçiriyor ki, her şey mümkün. Teorikte de pratikte de bana pek çok şey yapabilirler. Yapmadıkları pek az şey kaldı. Cezaevine attılar, sağlığımı bozdular, kitaplarımı kütüphanelerden çıkardılar. Ama benim vatanım, kendi dilim. Ben Türkçenin bir yazarıyım. Başka vatanım yok. Beni de buradan kovmaya hiçbirinin gücü yetemedi. 30 yıllık yazarlığımda birden fazla kez linç edildim. Ama hala on binlerce okurum var. Kitaplarımı Türkçe bastıramazsam, 21 ayrı dilde okura ulaşabiliyorum. Elbette kaleminden başka hiçbir şeyi olmayan zavallı bir yazarım.

Ama bir ayna olarak hala işlevimi sürdürüyorum. Sanırım şu birkaç günde de, Türkiye toplumuna bir kez daha ayna tutmayı başardım. Bu da benim yazar olarak varoluş görevim. Nasıl ki, Türkçe benim vatanımsa, Kürtlerin de Kürtçe benim vatanım deme hakkına sahip olduğu bir eğitim sistemini elbette savunuyorum. Tepkilerden görebildiğim kadarıyla pek çok Kürt ilkokula başladığı andan itibaren kendilerini vatandaş gibi hissetmemiş. Çok acı.

Son olarak Türkler ve Kürtler kardeş mi yoksa eşit mi olmalı?

Elbette eşitlik. Önce bir eşit olalım, sonra kardeş de oluruz. Eşit olmadığımız sürece içimizden biri üvey kardeş kalmaya mahkumdur.

Yazarın diğer yazıları

    None Found