Ve Recep Tayyip Berlin’den kaçtı!

Recep Tayyip Pazar sabahı, derlenmiş heyetin başında Berlin’deki Libya Konferasına giderken pek keyifliydi. Havaalanında karşısında sürahi gibi dizilmiş “cici medya“ temsilcilerine konuşurken, ayıplı bir sırrını açıklamış Maganda gibi yüzü kızararak gülümsüyor ve “çözüm bizden geçer“ diyordu.

Öz güvenliydi. Libya fatihi edalı, breh breh ki pek havalı, maganda gibi yalpalamalıydı Recep Bey…

Konferansa değil, sanki “glu glucuların alkışları“ ile şenlenen gösterilerinden bir gösteriyi daha tazelemeye, yenilerin deyimiyle “şov“ yapmaya gidiyordu.

Kürtlerin deyimiyle “noş“ olmuş neşesi, gözle görülür derekede coşkundu. Yüzünden, bakışlarından fışkırıyordu özgüveni. Ne de olsa o bir kurtarıcıydı. Kimsenin varlığını bilmediği, çünkü hiç olmamış, yaşamamış, vurgulayarak söyleyeyim, asla var olmamış bir ırkın kurtarıcısı rolündeydi Recep bey o sıralar. İçi içine sığmıyordu Berlin yolunun başında.

Ama o kartondan kurtarıcıydı hep. Kurtarıcılıkları saymakla bitmez. En başta kızları, oğullarının kurtarıcısıdır. Onlar sıfırdan geldiler. Başkasının bağışı ile okudular. Ama onlar şimdi birer dolar milyarderi. Daha ne olsun!

En son Libya’dan önce Suriye’de karıştırıcı ve işgalciydi. Güney Kürdistan’da ise gaspçı…

Tarumar olmuş, ortada kalmış IŞİD’çilere, Ortadoğu El Kaidecilerine barınak, yurt bulmaktı öteki kurtarıcılığı. Trump’ı ayarlayıp iznini alarak, bu sorunun üstesinden geldi. Kürt yurdunun işgalcisi olarak…

Ortadoğu’nun dinci katillerini, hırsız ve tecavüzcüleri Kürt topraklarına yerleştirdi. Kürtleri yurtsuzlaştırarak…

Sonra “IŞİD’i zapturapt altına aldım, setledim, hadi bana para verin“ diye Avrupa kapılarına dayandı. “Para vermezseniz üstünüze salarım!..”

Libya, vurgun için son kurtarıcılık hamlesiydi. Libya’ya asker, daha doğrusu IŞİD’li kiralık katiller göndermenin gerekçesini açıklarken, “Köroğlu Türkleri“ diyordu. “Libya’daki Köroğlu Türk aşiretinin imhasına göz yumamayız.“

Ama ben ne yapayım ki, Köroğlu Türklerin hayaliydi. Libya’da Köroğlu diye bir kavim, aşiret hatta aile bile yaşamamıştı. Hiç yoktu.

Gel gelelim, Libya petrolü kaliteli, göz konmuş her türlü ganimet Suriye’dekinden kat kat yüksekti. Köroğlu aşiretinin icadı, bu vurguna giden yolun “pepirik“ taşlarıydı.

Kurtarıcı öncü güç olarak Suriye’den kiralık dinciler gönderildi. Kürt kaynaklarının açıkladığına göre, etap etap 2 bin 500 kişi sarkıtıldı Libya’ya. İlk hamlede 19 tanesi vurularak öldürüldü. Pek çoğu yaralı olarak döndü.

Ama Türk medyasında “ciğerimize ateş düştü“ başlığı görülmedi hiç. Yas tutanları olmadı. Çünkü insan yerine bile konmadılar. 2000 dolar alma uğruna gidivermişlerdi.

Recep Tayyip, tam bu sırada ölümlerin efendisi olarak Berlin Konferansı’na gidiyordu.

Ancak aksiliğe bakın ki, daha Berlin’e inmeden Fransa Devlet Başkanı Manuel Macron tarafından havası alınmış, ağzının tadı kaçırılmış, şişik egosu söndürülmüştü. Onun için Recep bey, uçaktan inerken kafasına odun darbesi almış maganda gibi şaşkın, bir tuhaf sırıtıktı.

Olacak şey değil ama Macron Berlin yolundayken, “Türkiye, Libya’ya savaşçı göndermeye son vermelidir“ demişti.

 Ve dahası vardı. Konferans salonunda daha da ileri giderek, Türkiye’nin Suriye’den haydut aktarma eylemlerinin derhal durdurulmasını istiyordu. İsteği “tekil“, tek ülkeyi kapsamaktan çıkarılıp genelleştirilerek kabul ediliyordu.

Ancak konferans kararlarının bütünselliği Recep Tayyip açısından bir felaketti. Ortalığa döktüğü bunca emek, Putin önünde attığı takla ve yaptığı harcamalar heba olmuştu.

Çünkü konferansın kararları arasında İhvan iktidarının Libya’da tek meşru yönetim olduğuna ilişkin herhangi bir karar yoktu. Putin bile “İhvan yönetimi tek meşru erktir“ demiyordu.

İhanet işte!

Konferansın nihai kararında “çatışan tarafların ya da onlara destek verenlerin Libya toprakları ve hava sahasındaki tüm askeri faaliyetlerine son vermesi“ isteniyordu.

Bu kararla Recep Tayyip’in Sultanlığı “iyot“ gibi açığa çıkmış ve “hadi kapı dışarı“ paparasını yemişti. Çünkü oraya resmen asker, savaş araç ile gereçleri gönderen tek ülke TC idi. Onlara da faaliyetlerine son verme çağrısı yapılıyordu.

Bir başka karar, silah ambargosunu öngörüyordu. Karara uymayanların Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından cezalandırılacağı öngörülüyordu.

Bundan sonraki karar cümlesi, tam anlamıyla; “Herkes dursun ama önce sen dur Recep Tayyip” anlamındaydı. Bu cümlede fitne, fesada “dur” deniliyordu:

“Çatışmayı körüklemeden kaçınmaya, askeri kapasitenin güçlendirilmesi için sağlanan finansman ve paralı asker desteği de dahildir.”

Bu yazıda 55 maddelik karar listesini sıralamak mümkün değildir. Ancak özetlersek; İhvan yönetimine karşı yola çıkan General Hafter, oradan gayri resmi olarak kabul görmüş lider olarak ayrıldı. İktidarını seçim belirleyecek.

Konferansın yeniği olarak Recep Tayyip, orta yerde belirdi. İstekleri suya düşen kağıda döndü. Bu yüzden hüzünlüydü. Toplantının bitimini beklemeden şen gittiği Berlin’den başı öne düşük, bakışları yerde, kaçarcasına ayrıldı.

Dönüşte ne tören ne de davul sesi…

 Zafer, İhvan’ın kişiliğinde ona karşı savaşan General Hafter’indi…

Yazarın diğer yazıları