XWE METİN AYÇİÇEK: Ailede kuşak çatışması

Sümerler’den antik Yunan’a, eski Mısır’dan günümüze her toplumda yetişkinlerin gençlere yönelik şikayetleri eksik olmamıştır. "Bu gençlik, içine değin çürümüş. Kötü ve tembel bu gençler. Bunlar hiçbir zaman eski gençlik gibi olamayacaklar. Bugünün gençleri bizim kültürümüzü sürdüremeyecekler" diyor Babil yetişkinleri bir yazıda. Belli ki ne dün, ne bugün, ne de yarın bu serzeniş bitmeyecek.

Ama bütün bu şikayetlere rağmen çocuklar büyüyüp genç oldular, gençler yetişkin ve toplumsal süreçler kendi yasalarının içerisinde sürdürdüler evrimlerini. Peki, bu şikayetler neyin nesiydi? Binlerce yıldır farklı farklı toplumlarda gençlere yönelik bu güvensizlik aynı içerikle sürdüğüne göre, neden toplumlar kendilerini yaşatma becerisini gösterebilmişlerdir? Şikayetler haksız mıydı yoksa?
***
Birçok bilimin, bu arada felsefenin de özel ilgi alanıdır kuşaklar arası çatışma sorunu. Örneğin İlkçağ felsefesinin önemli ismi Herakleitos doğada ve toplumda hareket ve değişimin her şey olduğunu iddia eder ve bunun toplumlar bağlamında somut ifadesinin kuşaklar arası çatışma olduğunu biliriz. O’na göre hareket ve değişim, her şeyin karşıtıyla birlikte var olması gerçeğinin sonucudur. Karşıtlar birbirleriyle sürekli bir çatışma halindedir ve bu olgu, hareketi oluşturan temeldir. Buna karşın çağdaşı Parmenides hem varlık’ı hem hareket ve değişimi bütünüyle reddediyordu. Ona göre değişim "sadece bir kuruntu" idi.
Doğal ve toplumsal yaşamı sürekli bir hareket ve değişim olgusu içerisinden ele alan diyalektik anlayışa karşı, değişimi reddeden anlayışlar hep var olageldi. Bu iki felsefe akımının toplumsal süreçleri ele alışları da elbette birbirinden farklı olacaktı. Birinci grup kuşak çatışmasına daha soğukkanlı yaklaşırken hareket ve değişim yasasını reddedenler ise bu toplumsal sorunu "moda, isyan, çürüme" gibi kavramlarla açıklama yoluna gitmiştir. Örneğin Türkiye’de 68 Devrimci Hareketi’ni araştıran birçok sosyolog, gençliğin bu isyanını Avrupa’da gelişen hareketlere sempatiden kaynaklanmış bir "moda akım" olarak değerlendirip sorunu özünden kopararak ele almışlardır. Dolayısıyla sorunun çözümünde de toplumu geliştirebilecek yöntemlere değil, bizzat sorunu ortaya çıkaran otoritenin baskısını artırmaya yönelmişlerdir.
***
Egemenler toplumun bütününü kurulu sistem içinde "kendi iradeleri ile tutabilmek için" bireyin sosyalizasyonunu (toplumsallaştırma; bireyin, mevcut topluma uyumunun sağlanması) gerçekleştirmeye çalışırlar. Çıkarları birbiriyle çatışık çok farklı ayrımlarla biçimlenmiş olan toplumu, birbiriyle uyumlu, çatışmasız, kararlı topluluklar bütünü olarak tanımlayan bir anlayışı egemen toplum bilinci olarak yerleştirmeye çalışır. Çocuk aile içinde sürekli olarak yaratılan bu hiyerarşik sistem içinde "beş parmak bir olmaz" düşüncesiyle yetişkinliğe doğru gelişir.
Toplumsal sistemler için olumsuz etkilere sahip olduğuna inanılan "kuşaklar arası çatışma" olgusu, statükonun parçalanması, yok edilmesi korkusunu da yanında getirir. Bu nedenle, gelenekleri, töreleri, eğitim kurumları ile "aile" kurumu, çatışmanın bastırılmasına yönelik en yaygın örgütlenmiş kurum olarak ortaya çıkar. Aile, sürekli olarak ürettiği cinsiyet ve yaş hiyerarşisine dayandırarak dayatmalarla, yaptırımlarla, cezalarla statükonun sürdürülmesinde en önemli kurum olarak yer alır.

Frankfurt Okulu’nun önemli temsilcilerinden biri olan Horkheimer, "Otorite ve Aile" isimli eserinde aile eleştirisinden yola çıkarak şöyle der: "Ailenin, insanların büyük çoğunluğunun psişik karakterini bilinçli ve bilinçsiz oluşturulmuş mekanizmalarla etkileyen ilişkiler arasında çok özel bir yeri vardır. Aile… toplumsal yaşantının gerektirdiği türdeki insan karakterinin ortaya çıkması için elinden geleni yapar." Yani geleneksel aile tipi, çocukların sınıflı toplumsal sistemi kabullenmesinin gerçekleştirilmesi için örgütlenmiş yaygın bir egemenlik sistemidir. Doğal özgürlükler egemenlik-bağımlılık ilişkisine göre kurulmuş aile kurumu içerisinde tüketilir. "Çocuğun öz iradesi kırılmalı ve dürtüleriyle potansiyelini özgürce geliştirmek için doğuştan duyduğu arzunun yerine bilinçsizce görev yapmaya yönelik içselleşmiş zorlama geçmelidir. Kesinlik, görev zorunluluğuna boyun eğdirme başlangıçtan beri burjuva ailenin bilinçli bir hedefidir."
Çatışma burjuva aile yapısının (çekirdek aile) egemen olduğu günümüz toplumlarında hem kapitalizmle birlikte ailenin özelleşmesi, hem de teknolojinin çok hızlı gelişmesi ve aynı hızla yaşamı ve bilinci etkilemesi nedeniyle sorun, daha kısa devrelerde, daha büyük şiddette ve daha yaygın bir etki alanında ortaya çıkmaktadır.
***
Sürekli değişen bir toplumsal yaşam içinde ”kendi yarattığı sistemleri korumaya çalışan” yetişkinlerin, ”yüzü hep yeniye dönük olan” gençlere yönelik bir güvensizliği; değişimin toplumu yok edeceği endişesiyle oluşan bir korkuyu ve bunun sonucu olarak tutucu, baskıcı, özgürlükleri kısıtlayıcı, iktidarını dayatıcı bir yola yöneldiklerini biliyoruz.
Oysa genç, yetişkinliğe doğru ilk adımını attıktan sonra, yetişkinlerin denetiminde olan toplumsal yapılanmayı ve kurulu ilişkileri sorgulayarak, yetişkinlerin dünyasında kendi yerini kurmaya çalışır.
Gelişim düzeyinin zorunluluğu olarak bilgi ve birikimi yeterli olmayan ve bundan dolayı da yaşam alanının güvenliğinin sağlanması için bir otoriteye gereksinim duyan çocuk, ergenlikle birlikte eski ilişkileri sorgulayarak içine girmeye hazırlandığı yeni toplumundaki yerini elde etmeye yönelir. Artık o da yetişkindir ve belki de bir önceki yetişkinlerin yaşadığı dönemlerde mevcut olmayan yepyeni bir teknolojik ve kültürel gelişim düzeyinden de yararlanarak elde ettiği kendi bilgi ve birikimlerini yaşamında değerlendirmek isteyecektir. Özellikle ergenlikle birlikte, aile içinde ana-baba ile yeni yetme genç arasında bir süre "iktidar çatışmasını andıran" ciddi bir çatışmanın yaşandığını biliyoruz. Ergenlik yıllarında, bedensel değişimin hemen sonrasında başlayan eski-yeni kuşak çatışması, gerçekte, yeni yetme gencin, içerisine henüz adım attığı ve statükoyu temsil eden yetişkinler dünyasındaki yerini sorgulama olayından başka bir şey değildir. Bir başka tanımla, artık büyümüş olan çocuk, bir yetişkin olarak kendi dünyasının efendisi olma isteğini dışa vurmaktadır. Bu istem, gerçekte toplumun yenilenmesini sağlayacak dinamiğin dışa vurumudur.
***
Çatışma, toplumsal sürecin bütününde var olmuştur. Ama elbette bugünün karmaşık toplumsal ilişkileri içerisinde ve çağımızın kitle iletişim araçlarının gelişmişlik düzeyinin yarattığı ülkeler arası (hatta kıtalar arası) iletişim ve etkileşim olanaklarının sürekli artan olağanüstü etkisi dikkate alındığında, çağımızda kuşak çatışmasının, geçmişle kıyaslanamayacak düzeyde bir yaygınlığa ve derinliğe sahip olduğu tartışılamaz bir gerçekliktir. Amin Maalouf, olayı çok güzel betimlemiş: "Çağdaşlarımızdan hangisi eskiden bir yüzyıla yayılabilecek değişikliklerin zaman zaman bir ya da iki yıl içinde yaşandığını fark ettiği izlenimine kapılmamıştır? İçimizden daha yaşlı olanlar çocukluklarındaki zihniyetlerine geri dönmek için, edindikleri alışkanlıkları, artık vazgeçemeyecekleri alet ve ürünleri kavrayabilmek için, hafızalarını büyük ölçüde zorlama ihtiyacını bile duyuyorlar. Gençlerse daha önceki kuşaklarınki bir yana, büyükanne ve babalarının nasıl bir yaşam sürdükleri hakkında çoğu zaman en küçük bir fikir sahibi bile değiller." (Ölümcül Kimlikler.)
Peki, çatışma, hareketin temel nedeni ise, kuşaklar arası çatışmanın ortadan kaldırılması mümkün müdür? Hayır, toplumun hareketinin temel kaynaklarından biri olan kuşak çatışmasının ortadan kalkabileceğini savlamak mümkün değildir. Önceki kuşak ile sonraki kuşak arasındaki düşünce, duygu ve davranış farklılıklarının ortaya çıkmasını ve eski ile yeninin çatışması olasılığını engelleyebilmek mümkün değildir. İnsan, var olduğu sürece, üretim araçlarının gelişiminin insanlar arası ilişkilere yansımasının bir sonucu olarak eski kuşak ile yeni kuşak arasında düşünce ve yaşamda farklılıklar her zaman söz konusu olacaktır. Ancak, her çatışma mutlaka bir uzlaşmazlığın (antagonizma) içermeyeceği de bilinen bir gerçektir. Her çatışma, çelişenlerin karakteri ya da çelişmenin gerçekleştiği ortamın karakterine göre biçimlenir. Bazı çelişkilerin çözümü, birinin yok olması, ötekinin egemen olması biçiminde bir uzlaşmaz (antagonist) karakterle kendini dayatırken, bazı tür çelişkiler, zıtların birlikte yaşamlarını bütünüyle reddetmez. Üçüncü bir yol ise zıtların birlikte bir üçüncü üzerinde birleşerek kendilerini ortadan kaldırması (sentez) biçiminde olabilir. Bu üçüncü türden ilişkilerde çatışanlar, olumlu niteliklerini (yetişkinin bilgi ve tecrübeleri, gencin yaratıcı dinamizmi) üçüncü bir oluşuma devrederek, kendilerini yok eder.
İki kuşak düşüncesi arasındaki çelişme, hiçbir zaman kendiliğinden bir uzlaşmaz karaktere sahip değildir. Çelişkinin, toplum için yıkıcı bir çatışmaya dönüşmesi, farklılıkların birbiriyle karşılaştığı ortamın çeper esnekliğine bağlıdır. Kendini dayatma kültürünün egemen olduğu, hak ve özgürlükler kapsamında esneme bilmeyen duvarlarla çevrelenmiş olan toplumlarda, genç ve yaşlı kuşaklar arasında çatışma kaçınılmaz olarak şiddetli olmaktadır. Oysa farklılıkların kendilerini ifade edebildiği, dayatma yerine uzlaşma kültürünün egemen olduğu özgürlükçü ve eşitlenmiş ortamlarda, zıtlar, çatışma noktalarından uzakta bir üçüncü yolda dönüşümlerini gerçekleştirebilirler.
Ancak, "toplumların gelişimiyle birlikte otoriteye dayalı toplumlar giderek farklılaşacak ve otorite zorunlu olarak ortadan kalkacak" diye düşünen Gerard Mendel’in de dediği gibi, bu durumda bile çatışmalar devam edecektir. "Otoritenin kaçınılmaz ölümünden sonra, salt güç olmayacak bir uzlaşmanın ne olabileceğini öğrenmek, belki de en ivedi sorun olacaktır."
***
Simmel ve Coser de, çatışmayı, toplumsal yaşamın temeli olarak kabul eder. Onlara göre çatışma olgusu, toplumsal yaşamın gelişimi açısından olumlu (pozitif) bir karaktere sahiptir. "Bu nedenle de çatışmayı yıkıcı olarak tanımlamak yerine, yaratıcı özellikleriyle tanımlamak daha doğrudur." Ama açıktır ki gençlerin kendi konumlarının yetişkinlerinkiyle eşitlenmesine yönelik istemlerin bütününe yönelik yetişkinlerin direnişi bu toplumsal ilişkiyi çatışmalı bir konuma sokmaktadır.
Kuşak çatışmasının toplumsal bütünlük içinde ele alınarak yararlı bir dinamik haline dönüştürülmesi ise ancak insanın zihinsel üretim yeteneklerinin bütünüyle özgürleştirilmesi ile yani çatışmayı üretim enerjisi haline dönüştürebilen özgürleştirilmiş toplumsal yapılar içinde olanaklıdır. Bu, başta hiyerarşiye ve otoriteye dayalı günümüz burjuva aile sisteminin yıkımını gerektirir. Toplumda (ve onun çekirdeği olan ailede) değişimi engelleyici (tutucu) özelliklere yönelik dönüşümleri gerçekleştirebilecek, aile içerisinde de olsa iktidar dürtüsünü reddeden, yeteneklerin özgürce gelişimine olanak sağlayabilecek özgürlükçü bir demokrasi anlayışını düşünüş ve yaşam tarzı konumunda geliştirebilecek gerçek devrimlere bağlıdır.

[email protected]  

Yazarın diğer yazıları

    None Found