Ya olumlu işaret ya özgür serhildan

Ben adım gibi biliyorum ki, eğer geçtiğimiz gün Amed’de yapılmak istenen mitinge beş yüz bin insan katılsaydı ve bu insanlar, “biz, silahsız, barışçı, yasal ve kitlesel dönüşümsüz, sürekli serhildan halindeyiz, ‘Öcalan’a özgürlük’, ‘halka ana dilde eğitim’ talepleri için mücadele ediyoruz, bu mücadeleyi barış ve çözüme kadar sürdüreceğiz” diyebilseydi; bugün zindanlardaki açlık grevleri sona ermiş, insanlar yeniden hayata dönmüş olacaktı.
Ben böyle olacağından mutlak şekilde emindim.
Ama olmadı.
Açlık grevlerinin kritik eşiğe yaklaştığı günlerden beri, hepimiz aynı şeyi söylüyoruz: Ya hükümet direnişçilerin talepleriyle ilgili olumlu bir işaret verecek; ya da halkın önündeki polisleri çekecek, taleplere mitinglerle sahip çıkılmasını önlemeyecek, böylece açlık grevleri de amacına ulaşacak… Ölüme yürüyüş sona erecek…
Ne oluyor?
Erdoğan ölümleri durdurmak için “olumlu işaret” vermeyi kaba bir şekilde reddetti.
Aynı zamanda “ölümleri durdurmak”, direnişin bayrağını açlık grevinde olanların elinden devralmak için halkın “silahsız, barışçı, yasal kitlesel eylemlerini” amansızca bastırdı.
Böylece bizzat Başbakan, zindandaki direnişçilerin önünde “teslim olmaktan” ya da “ölmekten” başka tek bir seçenek bile bırakmadı
Direnişte olanların “teslim olmayı” asla kabul etmeyeceğini bile bile böyle yaptı…
Bu açık bir gerçek…
Bu gerçeği inkar edecek kabadayı anasının karnından doğmadı.
Başbakan “ölüm” istiyor.
Neden?
Birincisi, o, zaten direnen Kürdün “öldürülmesinden” yanadır. “Öldürülen teröriste ağlamadık, ağlamayız, ağlamayacağız” diyen o. Açlık grevcilerinin ölümüne de ağlamayacak ve “sevinecek”. Çünkü elindeki medya, daha şimdiden “ölümlerin vebali BDP’nin sırtındadır” alçakça yalanına Türk kamuoyunu hazırladı.
Başbakan soğukkanlı bir cinayet yolu üzerinde yürüyor. Hem “öldürecek”, hem de işlediği cinayeti “düşmanının” sırtına yükleyecek.
Şimdi durum bu.
Ben bu satırları yazarken, İstanbul, İzmir ve Mersin’de direnenleri yeniden “hayata döndürmek” amacıyla son şanslar kullanılıyordu. Muhtemelen bu şehirlerde halkın “silahsız, barışçı, yasal kitlesel eylemine” yine polis saldıracak. İnsanlar daha toplanamadan dağıtılacak.
Böylece, “ölümleri” durdurmak için son şans da heba olup gidecek…
Ahmaklar farkında değil.
Zindanda “ölümleri silahsız, barışçı, yasal kitlesel serhildanla durdurma” yöntemi, aslında Kürt sorununda “silahsız mücadeleye” geçiş için şartaların var olup olmadığını test etmek anlamına geliyor. Eğer bir hükümet, “zindandaki ölümleri silahsız, barışçı, yasal, kitlesel” eylemlerle durdurmaya “izin vermiyorsa”, açıktır ki, Kürt sorununu “silahsız, yasal, kitlesel eylemlerle çözme”ye de asla izin vermeyecektir.
İçinden geçtiğimiz günler, uzun yıllar için belki de son “silahsız, barışçı” mücadele şansının zorlandığı günler.
Ya hükümet olumlu bir işaret vererek ölümleri durduracak; ya da halk ayağa kalkarak ölüm eşiğinde olanları hayata döndürecek…
Başka bir yol kalmadı.
Başbakan, direnenlere hakaret ederek, onları aşağılayarak, onlara “rest” çekerek, onların taleplerine saygısızca saldırarak; daha ileri gidip, “ne yazık ki idam kalktı, yoksa…” türü kabadayıca ve barbarca şantajlarla direnişçileri büsbütün kışkırttı; direnişçilerin taleplerini sahiplenerek, onların elindeki bayrağı devralmak isteyen sivil kitlelere karşı faşist yöntemlerle saldırarak, bırakalım BDP’yi, İmralı ve Kandil’in bile grevlere müdahale etme imkanını havaya uçurdu.
Zindandaki insanlar, ölümün eşiğine geldikleri şu sırada, Başbakan’ın bu tutumuna karşı kimbilir ne büyük bir nefret ve öfkeyle doldular… Başbakan’ın yarattığı bu nefret ve öfke, o insanları “geri dönüşü olmayan yola” mahkum ediyor.
Ve şimdi BDP’li vekiller “radikal eylemlere” hazırlanıyor. Hükümet BDP’yi çaresiz bıraktı çünkü. Daha düne kadar BDP yönetiminde yer alan, hatta, polisin ve Hükümet’in “BDP’yi, Belediyeleri yöneten KCK örgütünün yöneticileri” olarak tanıttığı bu insanları BDP yönetimi herkesten iyi tanıyor. Onları ölüme yatırmak da, yeniden hayata döndürmek de artık hiç kimsenin teşviki ya da telkiniyle olacak iş değil.
Zindanlardaki iradenin biricik karşılığı “halkın iradesi”dir.
Bırakın halk konuşsun, milyonlarla sokağa çıksın ve ölümleri durdursun.

Yazarın diğer yazıları