Yabani atlar

Mustang… Yabani at demek. Evcilleştirilmesi zor ve zaman alan ve hırpalayan bir sürecin parçası. Mitolojide atın rüzgardan yaratıldığına inanılır. Rüzgarın gücünü ve hızını taşıması bundan. At demek, atılan, atılgan ve önde giden demek aynı zamanda. Bazı atlar sudan çıkmadır. Köroğlu’nun atı mesela. Bazı atlar çölden gelmedir. Yine Köroğlu’nun atı; sudan çıkmanın yansıması olarak da görüldüğünden. Su sıradışılığı, çöl dayanıklılığı ifade eder. 

Deniz Gamze Ergüven’ın yabani atları (Mustang) ise Türkiye’nin muhafazakarlık yangınından çıkma: Dayanıklı, sabırlı ve bir süre sonra evcilleştirilmiş görüntüsü verebilen…

Mustang filmi, Fransa’nın Oscar adaylarından biri. İçerik tümüyle Türkiye’ye dair. Anne ve babası 10 yıl önce ölmüş 5 kız kardeşin babaanne ve amcalarıyla, Karadeniz’in bir sahil kasabasında zorluklarla ve mücadeleyle ve kesin itaat emriyle geçen küçük hayatları anlatılıyor. Kardeşlerin genel fotoğrafı bölge yaşamına pek denk düşmemişse de filmin bize anlattığı, Türkiye’de kadın olmanın zorluğu ve bu zorluğa başkaldıranları bekleyen kanıksanmış son. Artık çocuk olmadıklarına, birer genç kadın olmaya başladıklarına yapılan uyarı; onları önce erkek arkadaşlarından, sonra mahalleden, sosyal hayattan, okuldan ve birbirilerinden ayırmaya kadar vardırılır. Bir kafesin içindedirler zaten ama bu soyut kafes bir süre sonra gerçekten demir parmaklıklar, tel örgüler, yükseltilen duvarlarla tam bir kafes halini alacaktır. Alır.

Babaannenin "el ne der"inden ilham alan amcanın şiddeti temsil eden fotoğrafı, mahalle kadınlarının el birliğiyle bu yabani at ve taylara evcil hayatı öğretmeye soyunmalarıyla başka bir hale dönüşür. Apar topar, çifterli düğünlerle evlendirilir ilk ikisi. Üçüncü kıza sıra geldiğinde o intiharın bir ayakta ölme olduğuna ikna ederek kendini, tam da evlendirilme arefesinde olmayacak işleri olur kılar, isyan eder ve bir akşam yemeği masasından (güldüğü ve kardeşlerini de güldürdüğü için) kovulduğunda amca tarafından, gidip kendine kurşun sıkar. Kalan ikisi için, ki biri çok küçüktür daha, hayat daha da zorlaşacaktır. 13’ünde olan da "ben de erken evlendirildim, kocamı da pek tanımazdım ama sonra bu yaşlarda insan aşık olur zaten" diyen babaanne zoruyla birine apar topar verilir. Düğün akşamı firar eden iki mustang, İstanbul’a kadar varırlar varmasına ama hayata beş kafa olarak başladıkları yerde 2’si kocaya rehin, biri topraktadır. Dağılmıştır film! Üstelik o sert mahalle kabadayısı gibi duran amcanın sırayla istismar ettiği kızlardır filmi orta yerinden katlayan ve kalabalığı dağıtan. Gece sessizce odalarına dalan amcanın "ahlak" zabıtası hali ne çok tanıdık gelmiştir bu topluma… Bu ülkede kadınlar o nedenle en çok kocaları, eski kocaları, sevgilileri ve kardeşleri ve babaları ve akrabaları tarafından tecavüze uğruyor ve en çok bu adamlar tarafından öldürülüyor, ağır şiddet görüyor. Katilin kahya çıktığı durumlar nadir yani. Cinayet mahalli hep kafesin içi…

Filmin Türkiye’deki eleştirileri de teknik bazı ayrıntılara takılmadan gayet olumlu. Çünkü kadına dair tüm sözlerin ilgili bir alıcı kitlesi var. Yönetmen kuzenleriyle geçirdiği ergenlik dönemi zamanlarında başlarına gelen birçok olayı filme dahil etmiş. Filmi başlatan, komşu kadının "senin torunlar denizde erkeklerin omzuna binmiş, bacak aralarını erkeklerin enselerine sürtüyordu" cümlesindeki tetikçilik, yönetmenin ilk gençlik zamanlarından kalan bir sert suçlama ve yenilen dayağın hikayesi. Bir başka kuzenin düğün gecesi apar topar damadın ailesi tarafından bekaret testine götürülmesi de…

Bir film gibi izleyip geçtik ama sahiciliği 7.2 şiddetinde bir deprem! Hangi rüzgar bir ata bu kadar güç verir, hangi su bir atın bu denli sıradışı olmasına göz yumar ve hangi ateş/çöl bir mustangı bu işkenceye dayanıklı kılar ki zaten?

Yazarın diğer yazıları