Yahudi ‘zulmü’ ve Türk ‘adaleti’ üstüne…

Ne iktidar seçkinlerinin, önem sırasına göre pay aldıkları Reza Zarrab soygununun NewYork’da saçılan hikayesinin kasveti, ne de Man Adasına kaçırılan paraların ayıplı, utanç sıvalı dökümü, Recep Erdoğan’ın hızını kesmiyor, ortalığı dolduran hırsızlık ve yolsuzluk selleri, onun aşık kemiğine bile dayanmıyordu.

Erdoğan, acılar fışkıran cehennem yaratıp içinde yaşamaktan mutluydu.

Kürdistan bölge bölge kimyasal bomba yağmurlarına açılıyordu. Hapishanelere sığmayan Kürtler dışarıya taşıyorlardı. Türk aydınları da esirdi. Bu satırları yazarken, Engizisyon yargısını andıran mahkemede, yazarlar Ahmet Altan, kardeşi Mehmet Altan ile Nazlı Ilıcak için, savcı ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası istiyordu.

Ahmet Altan, öldürülen Kürt çocuklara "çocuk" demekten sanıktı.

"Çocuklar ölmesin" demenin bölücülük, "barış" isteminin darbecilik olduğu Erdoğan rejiminde Nazlı Ilıcak ve Mehmet Altan da, "zalime" zalim, hırsıza da "hırsız" demişlerdi.

Böylesi cehennemi bir lanetliler bahçesinde, Erdoğan devletten yardım alarak beslenen "çok milliyetçi" ve "çok Müslüman Türk" kalabalığın alkışları arasında mutluydu.

"En etkili savunma, hücumdur" taktiğiyle, ırkçı, dinci naralar ata ata diyardan diyara seğirtiyor, o sahnede göründüğünde, ortalık lal oluyor, bir tek o konuşuyor, ülkenin tek avazı olarak aslanlar gibi kükreyerek, o günkü kimse mevcut düşmana hücum ediyor, dil hareketleri, gırtlak sedalarıyla, hepsini birden helak bırakıyor, perişan ediyordu.

Pazar günü, kendince Sivas’ta, savaş meydanındaydı. 20 yıldan beri, İsrail’in fiili olarak başkenti olan Kudüs’ün statüsünü yeni keşfetmenin bahanesiyle, İsrail’e sövüp Amerika’ya babalanarak Türk ırkçılığını şaha kaldırıyor, kendini İslam’ın yeni kurtarıcısı yerine koyuyor, birbirini tutmayan, hakikati de ifade etmeyen cümleler bağırıyor, hiddet ve şiddet kışkırtarak şöyle diyordu:

"Bu (Türk) milletin geçmişinde asla soykırım yoktur. Bu milletin tarihinde etnik temizlik yoktur. Katliam, zulüm işkence yoktur. Sömürgecilik yoktur. Çiğ süt içmedik ki, karnımız ağrısın. Alnımız ak, başımız dik. Biz böyle büyüdük, böyle yürüyoruz."

Mezar taşlarını düşman yerine koyup kurşun atan Debreli Hasan misali, almış başını gidiyordu. Nasılsa, "atma Recep" diyecek kimse yok, olamazdı. "Etnik temizlik yoksa, ailenin Gürcistandan gelip yerleştiği Potamya köyünün yerlileri nerede?" diyecek babayiğitin çıkması ise imkansızdı. Lafının üstüne laf etmek, anında linç edilmeyi göze almaktı, çünkü…

Hal böyle olunca Ermeni, Kürt, Süryani, Keldani kırımı ile Rum ve Yahudilerin başına gelenleri hatırlatmak ölümcül cesaret gerektiriyordu.

Onun için kürsü de, meydan da onundu. Dilediği gibi atıyordu.

Osmanlı’nın bir sömürge devleti olduğunu bilen yoktur, var sayımı ile dümdüz gidiyordu.

Günümüz Kürtlerinin, sömürge toplumu ötesi bir hayat yaşadığını bilen varsa bile, seslendirmek mümkün değildi. Sömürge imparatorluğu olan Britanya, geçmişte Hindistan’da, Çin’de, Avustralya, Zelanda’da yerli dilleri yasaklamamıştı. Portekiz, Hollanda ve Beçika da, Afrika kültürünü, Kürtlerin başına sarıldığı gibi yasaklarla öldürmeye kalkışmamıştı.

Öte yandan Kürtleri kapsayan Türk tarihi de soykırım bütünüydü. 1925-1939 arasında sayısız Kürt ailenin soyu kurutuldu. Dersim dağlarından fışkıran insan kemikleri, Zilan deresi dedikleri Geliyê Zilan’ı leba leb dolduran insan cesetleri soykırımın kurbanlarıydı.

O, "bizim tarihimiz temiz" diye dursun, günümüzde de soykırım sürüyordu. 1990’lar kırım yıllarıdır. Çünkü, mesele sadece insan kırımı değildir. Şehirleri, köyleri tahrip etmek, tarihin izlenini silmek soykırımdır.

Daha geçen sene, onun emir ve komutasıyla 10 tane Kürt şehri yok edildi. Bu şehirlerin tarihi dokusu, vandalca saldırıya uğradı. Tarihin emaneti Cizre ve Amed’in kalbi Sur‘dan, IŞİD ruhu geçti. Yalnızca Şırnak’da, 23 tane cami yok edildi. Bunlar da soykırımdı.

Dağları yaralayan kimyasal bombardıman, soykırımın devamı, etnik temizlikti, ama soykırım yaparken bir yandan da "tarihimizde soykırım yoktur" diye atabiliyordu.

İşkence, Türk adaletinin sonu belirleyen yöntemiydi, ama o bizde işkence yok diyebiliyordu. İnsan Hakları Derneği’nin son rakamlarını da sıralamayacağım, ben. Sadece bir soru: 

Diri diri insan yakmanın adı nedir?

Öte yandan Kürt Mele, iki gün önce, "bize teslim ettikleri cenazelerin başı kopuk, gövdeler param parçadır" diye anlatıyordu.

Ve Recep, Sivas’ta, kurt ulumalarını andıran sesler arasından ses veriyordu:

"İsrail terör devletidir, işgal devletidir!.."

14 yaşındaki bir çocuğu ite kaka tutuklayan İsrail askerlerini terörist ilan ediyor, "bu ne vicdansızlıktır, ne kahpeliktir" diyordu.

Oysa, şu anda 2 bin 800 Kürt çocuğu, okulda olması gerekirken mahpustur. Geçmişte, Şakran Cezaevine atılan siyasi suçlu çocuklardan bazıları, tecavüze uğruyordu.

O sıra Recep Başbakandı. Dönüp tecavüzcülerine, "kahpe" demiyordu. Cizre’de, Şırnak ve Sur’da katledilen çocukların katilleri meçhuldur, hala. 

Uğur Kaymaz çocuk, Ceylan kızın katilleri aklanarak aramıza salındı.

Ve sen, 19‘u çocuk, 34 tane Kürt, Roboskî’de bombalarla parçalandığı zaman, "orada kim Ahmet, kim Mehmet ne bilelim" diyerek, "iyi Kürt ölü Kürt’tür, her Kürt öldürülmek içindir" demeye getirmiş, sonra katilleri kutlamıştın.

Ama, İsrail’e "çocuk katili" diyerek kendini pak gösteriyordun…

Yazarın diğer yazıları