Yahudi’nin keçisi ve ‘siyasal’

Bektaşi zihnin, ister ilahi olsun, ister dünyevi, egemen yasanın etrafından dolanma becerisini anlatan pek güzel bir fıkra vardır. Yoksul bir Bektaşi konuklarını nasıl ağırlayacağını kara kara düşünürken Yahudi komşusunun keçilerine takılır gözü. Keçilerden birini alır ve kesip pişirerek konuklarına ikram eder. Yahudi durumun farkına varır, fakat “Kadıya gitsem, ben Yahudi’yim, mahkemeyi kazanamam” diyerek davasını adil divana bırakır. Ahirette Yahudi Bektaşi’den davacı olur. Mahkeme kurulur. “Sen Yahudi komşunun keçisini çalmışsın” denir Bektaşi’ye. Bektaşi inkâr eder. Yahudi “Kendi gözlerimle gördüm” der. Bektaşi “Bir duruşmada aynı kişi hem tanık hem de davacı olamaz” der. Bunun üzerine “Ama günahların arasında yazılı bu” denince, Bektaşi, “Aynı anda hem yargıç hem şahit de olunamaz” der. “O halde keçiyi getirelim, ona sorulsun” denir. Bektaşi “E keçi de buradaysa verin adamın keçisini, bu dava da bitsin” der. Bu fıkra, belirli bir siyasallık tarzı altında hem metafizik mahkemenin sembolik olanaksızlığını, hem de tanık, davacı veya yargıcın üst üste binmesinin yarattığı ‘istisnai’ egemenlik biçiminin yapısını görünür kılar. İki şey daha eklenmeli buna:

İlk olarak, fıkra, örneğin bir Hıristiyan’ı değil de bir Yahudi’yi seçmesiyle, Yahudiliğin siyasal-teolojik ufku ve yapısının İslam’ın siyasal-teolojik ufku ve yapısıyla benzerliğini de görünür kılmaktadır. İkinci olarak da fıkranın içermediği bir durumun, yani davacı ile davalının üst üste binmesi (yani kişinin kendi kendisinden davacı olması) durumunun hukuk ve egemenlik konusunda neler söyleyebileceği sorusunun yükselmesine yol açar.

Hukuk dediğimiz şey en nihayetinde bir sözleşmedir ve hiçbir sözleşme, iki tarafın dışında tarafsız bir üçüncünün reel ya da simgesel tanıklığı olmaksızın hukuksal bir nitelik kazanamaz. Sembolik ya da gerçek nitelikli üçüncü bir gözdür sözleşmenin sözleşme niteliğini teminat altına alan. Dışsal bir üçüncünün teminatı altına alınmayan her sözleşme ya çiğnenmeye (örneğin inkâr edilmeye) ya da taraflardan birinin tanıklık pozisyonunu da kendine mal etmesiyle sözleşme olmaktan çıkıp “gücü gücü yetene” halini almaya son derece açıktır. İki taraf ve tarafsız bir üçüncü bakış şarttır bir sözleşmenin varlık kazanabilmesi, dolayısıyla da sahih anlamda hukuksal-siyasal bir ilişkiler ağının ortaya çıkabilmesi için.

Yukarıdaki Bektaşi fıkrası dehşetli olan ile komik olan arasında salınımlı bir yer tutar (komik olana eğilim göstermemizin nedeni dehşetten kaçıyor olmamızdır aslında)  ve bunun nedeni bir ‘ben’ ile bir başka ‘ben’ arasındaki ilişkiyi düzenleyecek simgesel bir üçüncünün yokluğunu ifşa etmesidir. Özellikle de bunun daha örtük biçimlerini açıklığa kavuşturur. Belirli bir siyasal egemenlik biçimi içerisinde, adını da koyalım, siyasal İslamcılıkta tanık, sanık, yargıç üçlüsü, asla üçlü bir ilişki halini alamamakta, her üçlü dağıtım girişiminde bunlardan ikisi üst üste binmektedir. Bunun aksinin gerçekleştiği tek bir uğrak vardır: Kelime-i Şahadet uğrağı. Orada da aslında örtük bir düzeyde tanıkla sanık çakışırlar. Çünkü sanık, Peygamber ile Allah arasındaki ilişkinin biricikliğine tanıklığa çağrılmış durumdadır; çoğu durumda Kelime-i Şahadet getirmeyenin, yani Müslüman olmayanın, yani teslim olmayanın öldürüldüğünü biliyoruz. Buradaki sorunu yaratan da bir imtihan dünyası olarak tasarlanan dünyada herkesin şu ya da bu biçimde ‘sanık’ pozisyonunda olması; dolayısıyla da tanıklığa çağrılanın bizzat sanığın kendisi olmasıdır ki sanıkla tanık üst üste bindiği anda da ikili ilişkinin bir tarafında yer alan kişi dolaysız bir biçimde ‘mutlak yargıçlık’ pozisyonunda beliriverir: Her türlü hükmü verebilir durumdadır.

Fıkranın Bektaşi’si bir başka müthiş müdahalede daha bulunmakta; bir hırsızlık nedeniyle kendisinin ve Yahudi’nin oluşturduğu ikili ilişkinin üçüncü ayağından bütün metafizik öğeleri çıkarmakta ve ‘üçüncü’ olarak ‘keçi’ye işaret etmektedir. Çünkü bu ikisi arasındaki dolayımlayıcı ‘keçi’dir. Yahudi’yle Bektaşi’nin arasındaki hukuksal ilişkinin orta yerinde keçi durmaktadır; Tanrı değil. Böylelikle bir ‘üçüncüye’ yönelik çağrısıyla yasanın ve siyasalın zeminini açan Bektaşi’dir; her ne kadar ilk bakışta yasanın etrafından dolanmaya çalışan bir figür olarak belirmiş olsa da. Bektaşi, keçiye işaret edişiyle, aslında aramızdaki ilişkileri düzenleyeceğimiz temelin en nihayetinde içinde yaşadığımız dünya olduğunu gösterir. Gerçek anlamıyla siyaset, belirli bir grubun tanık, sanık, yargıç rollerini üst üste bindirebilme becerisi nedeniyle iptal olmaktadır ve yine tam da bu nedenle bu rollerin yeniden dağıtıldığı bir biçimin peşine düşmek, ufkumuzdan silinmekte olan ‘siyasal’ı yeniden tesis etmek yönünde bir girişim olarak belirecektir. Dünyanın bir hayli mesafe kat ettiği vakıadan, ama siyasal ve toplumsal konularda kadimlerden öğreneceğimiz çok şey var hala.

Yazarın diğer yazıları