Yalanın ve yalancının dini… 

Cihan EREN

Yalan söylemek iktidarın, başkasının hakkını yiyenlerin tabiatında var. Nasıl ki her varlığın kendine has bir fıtratı varsa sınıf, ezen-ezilen diyalektiğinde egemen ve iktidar konumundakilerin fıtratında da yalancılık, gerçekleri tersyüz edip saptırma gibi gayri insani ve gayri ahlakilik vardır. Çünkü fıtratları böyle olmasa iktidar olamazlar. Hak gasp edemezler. Başkalarına ait olana ele koyamazlar. Sıradan yurttaşın gözlerini kör, kalbini kuru, beynini taş edemezler.

Görece rahat koşullarda söylenen yalan ile zor durumda söylenen yalan arasında ‘örtü’ farkı vardır. İktidar olanların kendilerini rahat hissettikleri ortamda yalanları, daha az sorgulandığı için ‘örtülü’ söylerler. Örtü, ikna eden güçlere sahip olmalarıdır. Böyle durumlarda daha rahat yalan söylerler. Fakat zor dönemlerde yalana örtü bulmak pek mümkün olamayabiliyor. Çünkü bir yalanı örtmek için ya gücün tahrik edici havası ya da el konulmuş maddiyatın peşkeş çekilmesi gerekiyor. Bu da başka bir yalanı söyleyebilecek imkana sahip olmasını gerektiriyor. Dolayısıyla imkanlar kalmadı mı işler sarpa sardı mı durum değişiveriyor.

Yalan ve yalancılık üzerine mantık yürütünce izah etmemiz gereken bir hususta yalanların gerçekmiş gibi kabul edildiği zamanın uzunluğu-kısalığını da açıklamak gerekiyor. Bir yalana uzun denilebilecek bir süre inanılıyorsa, bu yalan söyleyenin toplumu ikna edecek imkanlara, geniş hareket sahasına sahip olduğunu gösterir. Yok eğer yalana kısa süreliğine inanılıyor ya da hiç inanılmıyorsa yalan söyleyenin yalanla inşa ettiği her şeyin bitmekte olduğunu, hareket edecek alanının da kalmadığını gösterir.

Yalan ve doğruluk ahlakilik ile ilgilidir. Yalana karşı duran doğru, pozitif bilimin kabul ettiği doğrudan içerik ve mana olarak farklıdır. Bunları birbirine karıştırmamalıyız. Pozitif bilimde bu diyalektik, doğru-yanlış ikilemi ile vardır. Bu nedenle yalan ve doğru (gerçek de dene bilir) ikilemi doğrudan vicdan, ahlak, psikoloji ve sosyoloji ile izah edilmelidir. Dolayısıyla bilerek ve isteyerek yalan söyleyen biri ya da birileri yalanları kadar insanlıktan uzak düşmüş demektir. İşte bu sebeplerden ötürü tarih boyunca toplumsal sorunlara çözüm iddiası taşımış her fikri hareket, yalan-doğru ikilemi üzerinde çok durmuş, tanım getirmiş, yalanın ve doğrunun karşılığının ne olacağını çarpıcı bir dille belirtmiştir. Bu konuda tartışmasız birincilik dinlerdedir. İkincilikse felsefede.

Demek ki zaman ve mekan farklarına rağmen, tüm kutsal kitapların neredeyse aynı cümlelerle ve kavramlarla yalan ve yalancıları yermesi, günahkar ve kutsallığın düşmanı göstermesi sebepsiz değildir. Aynı mantık ve sorumlulukla doğruyu yüceltmeleri, karşılığında cenneti ödül koymaları da nedensiz değildir. Dinlerin, yalan-doğru ikilemini kutsal metinlerinde, edebiyat ve söylemlerinde en çok tanımlanmış olması, kendisiyle birlikte henüz yeterince tartışılmamış, anlaşılmamış bir zaafı da beraberinde getirmiştir; Bu zaaf tıpkı en büyük doğruluk sahibi ve güven veren insanların dindarlardan çıkması gibi en büyük yalancıların da dini iktidar için kullananlardan çıkmasıdır.

Dini Müslüman olan toplumları yönetenlerin de durumu baştan beri böyle olmuştur. Mesela İslam’ı tümüyle iktidar için kullanan Muaviye’nin Sıffın Savaşı sırasında kabul ettiği Hakem Olayında temsilcisi seçtiği Amr bin el-As’ın başvurduğu hileyi, yalanı biliyoruz. Yalanla iktidar olmuş birinin yalanını örtmeden, yeni yalanlar icat etmeden iktidarını sürdürmesi mümkün olamaz. Muaviye’nin özellikle de ilk yıllarında ayetleri nasıl saptırdığı, gasp ettiği mal-mülkü yandaş toplamak için sadaka-zekat adı altında nasıl dağıttığı biliniyor. Müslüman ülkelerde yaşayan herkesin Muaviye’yi iyi okuması, tanıması gerekiyor. Çünkü az ya da çok İslamı kullanan her iktidar sahibi Muaviye’nin talebesidir. İkincisi O, iktidar sürdürmek için İslam’dan yalan nasıl üretilirin baş icatçısıdır.

Yalan konusunda bir diğer ahlaki problem ise yalana inananların ya da inanıyormuş gibi duranların durumudur. Dinler bu kesime eleştiri getirmekte, aklınızı kullanın çağrısında bulunmaktadır. Kuşkusuz ki yalana dayalı bir düzen kurulmuş ve artık yalan gerçekmiş gibi kabul edilecek bir ortam yaratılmışsa bu problemi çözmek için çağrı tek başına yetmez. Yalana karşı doğrunun savaşını vermek gerekir.

Son günlerde Türkiye siyasetindeki söylem, Erdoğan’ın yalancılığına geçmişe göre daha çok odaklanmış görünüyor. Erdoğan zor döneme girdiği için artık yalanlarına örtü bulamıyor. Söylediği bir şeyi bazen saatler içinde bizzat kendisi yalanlıyor. İslam gerçeğinden pek anlamayan, işe sadece Fransızlardan ezbere aldıkları laiklik ile bakan Kemalistler ve sol-demokrat kesimler bu durum karşısında adeta ne diyeceklerini bilemez oluyor. Kürt ve sosyalist siyaset ise duygusal olduğu için Erdoğan yalancılığını derin analiz edemiyor. Erdoğan’a kanmış sıradan yurttaşlar ise artık örtemediği yalanları karşısında çıkışı ancak intiharda buluyor.

Erdoğan’ın neden bu kadar rahat yalan söylediğini anlamanın yolu iktidar İslamı’nı bilmekten geçiyor. İktidar İslamı baştan beri yalan ve kutsal metinlerin saptırılması olarak var olmuştur. İktidar İslamı yalana din diye iman etme İslamı’dır. Bu kadar açık yalan söyleyen birine Türkler içinde bir kesimin neden inandığını anlamak için Türk İslam sentezinin topluma nasıl ve neden verildiğini çözmek gerekiyor. Kürtleri düşman ve bölücü göstermenin, Türk halkına söylenen yalanlara inandırmak için kullanılan bir yemin olduğunu anlamak gerekiyor. Erdoğan’a yalancı deyip Kürt düşmanlığında sırtını sıvazlayan biri, bilerek veya bilmeyerek topluma Erdoğan’ın yalanlarına inanması için yeminli şahitlik ediyor demektir. Ve bunlarda en az Erdoğan kadar yalancı ve gayri ahlaki olmuş oluyorlar. Bu temel tarihsel, toplumsal gerçekleri bilmeden, derin analize tabi tutup, halkın güncel ihtiyaçlarına cevap olacak formüllere kavuşturup halkı aydınlatılmadan, toplum intihardan, açlık ve yoksulluktan kurtarılamaz. Yetkin bir demokrasi ve derin bir aydınlanma mücadelesi de verilemez.

Yazarın diğer yazıları