YAMA

Kışkırtılan toplumsal şiddettin yarattığı öfke ile bu öfkeye karşı yükselen toplumsal öfke arasında saydam bir hattın üzerinde duruyor aklımız. Irkçılık ve dinci gericilik arasında gidip gelen bilinç düzeyinin insana yaraşır ve yakışır bir yerde durması gerekiyor. O saydam hattın sağlam bir renge ve sözcüklere gereksinmesi var.

Edebiyatın, sanatın öfkesi camilerden, stadyumlardan yükseltilen ırkçı sesleri boğabilir aslında. O sesi susturabilir…

Toplumun bilinç düzeyi cesur aydınları istiyor.

Cesur ve saplantısız..

Yol gösteren ama yolun başında olması gerektiğini bilen… Yamalardan tanınmaz hale gelen hayat düşüncemizi kurtaracak bir fikir yaratmak…

Sadece uzaktaki sevgiyi değil, yakındaki acıyı da gösterebilecek gözlere…

O gözlere dolan her bir kederi oya gibi işleyecek sözlere…

Bir ülkenin halkı o ülkenin topraklarında yama gibi yaşatılıyor.

Yama!

Eski pantolondan kesilen bir parçanın görece daha yeni pantolona yaptığı diz, pantolonun şahsiyetini kurtarıyor. Ama halk? Halklar? Onlarca dil, onlarca kültür, onlarca inanma biçimi… Yan yana sessizce aktıkları nehir yatakları… Yok, burası yalan. Sessizce akmak zorunda bırakıldıklarıdır doğrusu… Neyse. Bunca acının yatağında azıcık dikelen başların akıbeti, ruhu olanları çürütür, çürütmeli. İşte bu, minarelerden seslenen nefretin devasa yamalara dönüştürdüğü asli unsurlar, kalem tutma iddiasındakileri korkutmuyor mu mesela?

Özgür akla kıyılıyor.. Kuşak kuşak… Devlet bir giyotin gibi çalışıyor halkı üzerinde. Biçimlendirmekten de vazgeçtiler, fazla masraflı. Oraya harcanacak para cukka, geri kalan ya ipe, ya sapa, ya kuyuya…

Amedspor’a reva görülen tek başına bir filmin konusu olmalı. Deniz Naki hakeza… Ama gişe derdi, iktidar mahallesi için kesilen saçlar, uzatılan sakallar, sarkıtılan bıyıklar ve bir tık sonrası yumurta topuklar. Evren bu kıl-saç yumağı arasında yumurtlanmış izlenimi veriyor. Asıl yama bu! Hem milyonlarca yama olur mu? Yırtık büyükse elbette. Ama yumurta çatlaksa, sızacak yer buluyor kendine akıl. Ona yama yok!

Hakikatin günlük siyasette karşılaştığı yegane engeller bununla sınırlı değil; yasaklarla çevrelenmiş özgür aklın kendini büyüteceği daldan mahrum kalması umutsuzluk yaratıyor. Yasakları ihlal etmek için patlamış bir özgüven, sınırsız bir cesaret kapısı inşa edilmeli, kitlelerin o kapıyı farketmesi sağlanmalı. Dibine kadar battığımız kişisel karamsarlığın büyüttüğü bir toplumsal muhalefet yok!

Kerem ile Aslı’nın “tüm karasevdalılara özgürlük/ dayanışma” gibi bir sonucu olmadı mesela… Edebiyatçının kendi kozasından, toplumun kuyusuna geçme zamanı artık. Ayrımsız birlikteliği örgütleyecek bir dilin özenle kurulması sağlanmalı. İmgeler de birleştirici olacak elbet.

Edebiyatçı bunu yapabilir; dil üzerinden hayatın kaderini bir yama olmaktan kurtarabilir. Edebiyatın ayrıcalıklı tutumuna denk bir harekettir bu. Ve aynı zamanda edebiyatı da yücelten, kendini gerçekleştirmesini sağlayabileceği bir zemin yaratacak olan bir hamle…

Sistemin çarkına çomak sokmayan özgün yazar mı olur ayrıca?

Yasaklara, toplumun bütünselliğine zarar veren uygulamalara dair bir şey söyleme cesaretini kendinde bulamayan da toplumun irinli yamasıdır.

İlkel bir adamın şiddetine, acımasızlığına kapılıp gidenleri bu ölümcül yanlıştan kurtaracak bir dili kurmak neden bu kadar zor olsun?

Ölümle, gereksiz heyecanlarla, abartılı duygularla ve yersiz tapınmalarla şişirilen bir balon  var ve sanki imgeden sivrilmiş bir kalem patlatabilir onu.

Şairlerin, yazarların gücüne inanıyorum…

Edebiyatın yaratacağı dalganın boyu hayatı aşmalı çünkü…

Yamalıktan ibaret kalmak istemiyorsak tabi…

Yazarın diğer yazıları