Yangınlar ve Kürtlere kınama

“Mukabele-i bilmisil”, Arapça bir kavramıdır. Muhataba, aynıyle cevap verme, veya karşı tarafa, yaptığından daha ağır bedel ödeten intikam eylemi demektir.

Savaş açısından bakıldığında, işgal altındaki Avrupa’nın, Nazilere karşı yürüttüğü mücadele, “mukabale-i bilmisil”in etaplarıdır.

Ama buna karşılık, Kürt-Türk savaşlarında, Kürtlerin savaş dışı unsurları hedef alan eylemleri, hemen hemen hiç yoktur.

Çünkü Kürtler, hazırlıksız ve dağınık şekilde baskına uğradılar. 1920-1940 sürecinde örgütsüzdüler. Can havliyle sağa, sola dağılıp kaçan Kürtler, kurt sürüleri hücumuna uğramış koyunlar gibi yakalanıp boğazlanıyorlardı. Bu, bir savaş değildi. Türk ordusunun, önüne çıkan köylüleri kılıçtan, kurşundan geçirip dağı, taşı, ekin tarlaları, otlak, bağ ve bahçeleri yaka yaka ilerlemesiydi.

Bu ortamda, Kürtlerin mukabele-i bilmisil hakkı, elbette meşru ama bunun, asgari gerekliliği örgütlü olmaktı. Bu da Kürtlerde yoktu. Yoksa, ölümüne savaşmayı çok iyi biliyorlardı.

Aslında, yıllar sonra ortaya çıkan, PKK hareketine kitlesel katılımların temelinde, mukabale-i bilmisil duygusu baskındı. Onlar sağ kurulan ve kırım hikayelerinin hüznüyle büyüyen kuşaktı.

Ancak, 17 bin 500 “faili meçhul cinayet” dosyası ile bir sivil kırım yaşandı. 4 bin köy yok edildi. Milyonlarca kişi yurtsuz, barınaksız ortada kaldı. Türk ordusu yangınlarla dağlara saldırdı. Bağlar, bahçeler, bostan ve ekin tarlaları küle dönüştü.

 Bu, barbarlığın dönüşüydü. Sayısız Kürt, “intikam” diye inliyor, “mukabele-i bilmisil”e ilişkin ağıtlar uzuyordu. Buna rağmen, sivil bir Türkün rahatsız, kimsenin malına zarar verilmedi. Bir ikmal yolu, savaş köprüsünün ayağı çizilmedi. Silah fabrikalarının bacasına bile taş atılmadı.

Oysa, evladını, sevdiklerini, bütün bir ailesini kaybdenler, mukabele-i bilmisil duygusuyla doluydu. Bunlardan kimileri, havada kalan duygularının gölgesinde küs, kabuğuna çekildi.

Türk devleti, bugün de sivil halk ve doğaya karşı savaşıyor. Sivil kırım sürüyor. Kürdistan’ın dağları, 40 yıldır her yaz, otlar kurumaya başlayınca, yeniden ateşe veriliyor. Bağ, bahçe, bostan ve ekin tarlalarını da altına alan yangınlar güz yağmurları dökülüne, ilk karlar düşene kadar devam ediyor. Biçare Kürtler de, ağlayarak yanan hayatlarını seyrediyorlar. Yangın söndürmeye kalkışmak da, ölümcül bir yasaktır.

Öte yandan yaz ayları, güce sırtını dayamış Türk mafyasının ormandan alan kazanma mevsimidir. Her yaz, göze kestirdikleri orman köşelerini ateşe verip çıplak ediyor, bir süre sonra bu yanık topraklarda oteller, malikane ve yazlık siteler fışkırıyor.

Rant iyi, kazanç büyük…

Geçenlerde İstanbul, Muğla, Antalya hinterlandlarında, yılın yangın mevsimi açıldı. İstanbul valisi, kendi bölgesindeki yangını, iki çocuğun çakmakla oynaması sonucu çıktığını söyledi.

Ama altın değerindeki Muğla ve Antalya arazileri için, bir düşman gerekliydi. Bunun için, önce medya harekete geçti. Medya, arşivlerdeki “ciğerimiz yanıyor” başlıklarını manşetlere çıkardılar. Yanan kaplumbağalar, kuş yuvaları, yolunu şaşıran kertenkeleler için yas ilan ettiler. Duygusal ortamı hazır etmiş oldular.

Ardından, bazı adreslere “Halkların Birleşik Milisleri” imzalı bir metin tuşlandı. Metinde, “Kürdistan’da yanan ormanların intikamı” deniyor ve “biz yaptık” diye devam ediliyordu.

Kimdi bu, halkların teferruatı örgüt kimse bilmiyordu. Sahte mi, gerçek mi, MİT’in, itin bir iz kaybetme oyunu muydu, onu da kimse bilmiyordu.

Ama, “durumdan yaranma vaziyetleriyle, üstün görev” çıkaran HDP’nin bazı “bileşen ile bölüşenleri” sahnemin orta yerine fırladılar. “Ben böyle intikamın içine” dercesine ve ihanet salatası sözlerle Kürt hareketini suçladılar.

Oysa Kürtler yaralı değil, ağır yaralı yatıyordu ötede. Ülkeleri ölüler yatağı, dağları, düzlükleri yanıyordu. Bu durumda, muakabele-i bilmisil onlar için, meşru bir haktı.

Geçelim bunu, entrikacılık ve her türlü kalpazanlık konusunda Türk devleti sabıkalıydı. Hatırlarsınız. Suriye’yi işgal gerekçesi hazırlamak için Serêkaniye’ye insan ölümlerine de yol açan bombalar attıyordu.

Kürt kırımına geçmek için, yine Serêkaniye’de iki polis öldürülüyor ve birileri çıkıp bunu PKK adına üstleniyordu. Bunları da yaşadık, biz…

Buna rağmen “bileşen ve bölüşen arkadaş”lar, “Halkın Birleşik Milisleri” imzasını gerçek kabul edip onu, silah niyetine kullanarak, Kürt hareketi üzerine yürüyorlardı.

Yazık. Kaldı ki, 40 yıldır Kürdistan yanıyor. Mukabele etmekse eğer, gelin meşruluğunu tartışalım…

Birilerine yaranma adına, kaynağı belirsiz bir kağıda dayanarak seçen, hayat veren pınarı pisletme neyin nesi diyeceğim! Ama bu da yeni değil.

Dört sene önceydi: Kürtler tanklar, toplar, yerden atılan, havadan yağdırılan füzelerle vuruluyordu. Ortalık kan içindeydi. Çare olarak gübreden ürettikleri bir bombayı patlatınca, yine adı lazım değil, bir “bölüşen” öne fırlamış direnen Kürtleri, “IŞİD gibi” diye nitelemişti…

Bütün bunlar, bir yanlışlığın, ters giden bir şeylerin sesi işte…

Yazarın diğer yazıları