Yangın şenliği

Cengiz Çandar, Paris katliamı hakkında yazdığı yazıda, PKK’lilerin ülke insanı, özellikle de insan olduklarının kabul edilmesi, ana-babaları, kardeş, hısım-akrabalarının bulunduğunun kabulü halinde uzlaşmanın kolaylaşacağını söylüyordu.

Cengiz Çandar’ın dedikleri, Türk medyasında nadiren duyulan bir sesti. Hatta cebi para görünce, kendini soylu anlamında “beyaz Türk” diye tanımlayan, Türk medyasının “öz yalaka” anlamında “özköşk” lakaplı, Bulgaristan göçmeni Ertuğrul Özkük’ü, Kürtlerin özgürleşmesini Türklerin onuruna aykırı buluyor, “Türklerin haysiyeti ne olacak?” diye soruyordu.
Başkasını onursuzlaştırarak haysiyet devşirme, Özkök icadıydı.
Türk medyası böyle de, kamuoyu kalabalığı farklı mıydı? Hayır. Kalabalıklar ta başından beri ölüm ve yangınlara kör, kan ve kırım sesine, kesilmeyen hıçkırıklara, iniltilere sağır kaldı. Yolu kesiştiğinde, bir tekme de o vurdu. Ekmek vermedi. Ölüsünü mezarlığa kabul etmedi.
Camili meydanlarda din satarak dolandırıcılık yapanlar, dindarlık gösterisinde başını yumruklayarak sadaka toplayan, sadaka parası çuvallara sığmayınca kendi banka kuran, metreslere yüzme havuzlu ev armağan eden dinciler de dahil, Türk kalabalıklar, tek suçu yerli olmaktan ibaret olan Kürtlere yapılan zulmü onaylarcasına lal durdular.
Oysa, Kürtlerin ülkesine el konulmuştu. Köyleri, yolları, dağlarının adı telafuz edemedikleri kelimelerle değiştirilmiş, dilleri yasaklanmış, kültürleri vahşi damgasıyla var olmadıkları kararlaştırılmıştı. Toprağı kadar yerlisi oldukları yurtlarında kiracı bile değildi. Var olmaları zararlı, kökü kazınması gereken yaratıktı, onlar.
Kürdistan kanıyordu. Kürtler, yaralarını elle bastırıp, kayıp evlatlarını, ana, baba, kardeş, hısım-akrabalarını arıyor, katledilmişlerinin yasını tutuyorlardı.
Hiç bir Türkün malına, ırzına, ülkesinin dirliği, düzenine el atmadıkları, tersine askerlik yapıp, karşılığını talep etmeden vergi ödedikleri halde, geçmişte eşkıya, haydut, yakın tarihte “anarşist” bugün ise yok edilmeleri Türk kamuya serbest “terörist”ti.
Hiç bir Türkün malına, ırzına, ülkesinin dirliği, düzenine el atmamışlardı, onlar. Tersine askerlik yapıp, TC’nin Amerika’dan para, malzeme alması karşılığında, gidip Kore’de ölmüş, hiç bir zaman hayrını, faydasını görmedikleri halde, kesintisiz vergi ödediler.
Ama, yurtları ve hayatlarına dair kurdukları hayaller yüzünden mahkemeye düştüklerinde peşinen suçlu, polis ve asker gözünde düşmandı, onlar. Kurşun artıkları oradan oraya savruluyor, kendi ülkesinde sürgünleşen ve Türklere yakın düşenler en son Afyon’da, İstanbul Zeytinburnu’nda görüldüğü üzere linç edilerek (başları ezilerek) öldürülme güdüsü ile hücuma, mal, mülkleri talana uğruyordu.
Öbür yanıyla tek tek, ya da kıstırılarak topluca öldürülüyor, Roboskî’de olduğu gibi sivil katliama uğruyor, ölümden kurtulanlar Sakine Cansız ve iki arkadaşı benzeri Paris’te pusuya düşürülüyor, daha yaraları sıcacık kanarken Başbakan “iç hesaplaşma” diyerek iz kaybetme telaşına düşüyordu. Türkeş’e kargalık eden ve silahlılarını eğiten adam, yine yol gösterici kargaydı. Sakine’nin kanlı bedenini Kürtlerin boynuna asarak ücretini artırıyordu.
Bunlar, dalga boyu seviyelerini aşmayan zekalarıyla bizlerle alay ediyorlardı. Öte yandan, bütün benzerleri gibi övüneyim derken suçlarını itiraf ediyorlardı.
Bulgaristan dağlarından gelme son beyaz Türk Özkök’ün dün yazıdığına göre katil, Sakine Cansız’ı adım adım takip eden biriydi.
Başbakan’ı, iki gün önce farkında olmadan adım adım takibi ifşa etmiş, Sakine Cansız’ın Fransa’da olduğunu iki ay önce ihbar ettiklerini ve yakalanıp kendilerine teslim edilmesini istediklerini söylemişti.
Demek ki, Sakine yakın takipteydi. MİT müsteşarının Türk diplomatlarıyla yaptığı toplantıdan iki gün sonra katledilmesi, bu açıdan manidardı.
Her neyse, darbeciler ve onların anayasa ile yasalarının “demokrasi çocukları” öldürdükleri Kürt sayısı, başka bir deyişle kelle hasadıyla övünüyordu. Dindarlıktan her tepeye bir cami diktirmeyi planlayan, Türk halkına ne kadar fazla dindar olduğunu göstermek için, Cuma günleri medya ordusu eşliğinde yeni camiler keşfine çıkan son Başbakan Erdoğan, kırdıkları Kürt sayısıyla övünüyordu.
Oysa bırakın dine inanan dindar olmayı, abdestle namaza durulacağına itikadı olan her vicdanın, Kürdün hakkı Kürde diyeceği yerdeydik. Başbakan, bir elinde benzin bidonu, ötekinde meşale, Kürdistan meselesini külleme maratonunda gibiydi.
Demokrasi korkusu üstüne inşa edilmiş Türk tipi demokraside, “ileri demokrasi”nin kardeşlik yangını şenliğiydi, bu. Kürtlere hiç bir şeye karşılık teslimiyet dayatmanın adı, “kardeşlik”ti.
Kürtlere silah bırak dayatması, öbür yanda katliamlar da şenlik üzere idi.
 Şenliğinin mutluluk topaçı ise, Kürdün uğrunda her türlü ölüme katlandığı onurunu kenara koyup, AKP’nin yem torbasına başını sokması olan tam veya yarım porsiyon mutluluk olan ülkeyi terketme seçeneği üzerinde dönüyordu.
Şenlikçi başı, 12 Eylül zindancılarının “lan Kürt, Türkçe konuş, çok konuş” teranesini, “yem torbasına başını sok ve kardeş ol” diye değiştiriyor, bunu beğenmeyenlere de, “ülkeyi terket ve çok yaşa” seçeneği ile dış kapıyı gösteriyordu, birilerinin, “sen şenlikçi, ana yurdun Gürcistan’a marş marş” diyebileceğini aklından geçirmeden…
Birilerinin şenlikçiler, yalaka yalama özköşkler ve faşist kargalara anlatması gerekir: Barış eşitler arasında imzlanan sözleşmedir. Esire baskı, aldatmaca, yalan, dolan üzere olmaz…

Yazarın diğer yazıları