Yanılsama, gerçek ve arzu

Slavoj Zizek’in “İdeolojinin Yüce Nesnesi” adlı kitabına bir önsöz yazan Ernesto Laclau’nun, oldukça yoğun bir teorik tartışma içerisinde dile getirdiği nefis bir betimleme vardı: Kendi teorik perspektifine katı bir aşkınlık atfedenlerden ya da vaka hikâyelerinden oluşan mitolojik bir dünyada yaşamayı sürdürenlerden söz ediyordu. Yoğun Ortadoğu ve İslam tarihi çalışmaları nedeniyle, teorik bakımdan çağımızdan biraz uzak düşmüştüm; Laclau’nun bu ifadeleri belleğimde dolaşınca şahsen beni gerisin geri tekrar çağımızın ortasına fırlatıverdi (Jean Bottero, Eski Yakındoğu’da iki büyük bilgin sınıfının olduğunu söylüyor: “Keşifleri, buluşları, deneyleri, öğretileriyle dünyanın köküne kibrit suyu ekip sonunu hızlandıranlar ve dünyanın kökenlerini merak edip araştıran, böylece evreni, evrende yaşayanları rahat bırakanlar.” Belki bu ikisinin bir tür birleşimini bulmak gerekiyordur; en nihayetinde tarih hiç bitmiyor).

Laclau’nun işaret ettiği ilk grubun (kendi düşüncesine katı bir aşkınlık atfedenlerin) hem düşünme biçiminin, hem de kimlik oluşturma tarzının ikinci grubun bir sözde eleştirisine nasılda yaslanmakta olduğu da dolanıverdi zihnimde. Fakat Laclau’nun kullandığı “ya da” ifadesi, tam da bir madalyonun iki ayrı yüzüne gönderim yapsın diye seçilmiş bir ifade. Dolayısıyla ancak birbirlerini varsayarak ve birbirlerini kötüleyerek var olabilecek iki teorik konum bunlar.

Sözde-eleştiri, kendi hükmünü kurar özne üzerinde. Kendi özne oluşunun, kendi kimliğinin, kendi yanılsamalı istikrarının dayanağı haline getirmiş olduğu için Ötekini, bu ötekiyle her karşılaşmasında onu kendi zihninde kurmuş olduğu fantezi evreni içerisine yerleştirir; bu ötekinin gerçekte ‘orada’ olup olmamasının pek bir önemi yoktur. Edward Said bile fena iyimser kalıyor “ötekini kendi bilme kategorileri içerisine yerleştirmek” biçiminde tarif ederken bu durumu. Çünkü burada bir bilme kategorisi bile yok; hezeyan halinde bir figür var. Ötekinin bilgisini bile üretmiyor; kendi kudretinden, kendi varlığının mutlaklığından, kendi hakikatinden o kadar emin ki buna bile tenezzül etmiyor. Sevecenliği de maskeli hale getiriyor bu, saldırganlığı da. Ve ne yazık ki bunun bütün siyasal kampları kuşatan bir hali de var bu durumun. Gerçek bir değişim arzusunun yerini, çürümüş bir kişilik biçiminin yanılsamalı istikrarı için şartların mevcut statüsünün kalıcı olması arzusu alıyor. Kendi kişiliğini sürekli olumsuzladığı öğelerin varlığıyla teminat altına aldığını zannediyor bu figür; bizatihi düşmanını kişiliğinin temel öğesi haline getirmiş olduğu halde.

Laclau, sözünü ettiğim yazısında, başka pek çok meselemizde de açıklayıcı bir değeri olan bir fikir öne sürüyor. Foucault – Habermas tartışmasının Althusser – Lacan tartışmasını gölgeleyebilmiş olmasında ideolojik bir bit yeniği olduğunu belirtiyor. Althusser ekolünün karanlığa itilmesinin basit bir teorik yenilgiyle ilgili olmadığını; Althusser’in teorisinde çabucak unutulması, bastırılması gereken travmatik bir gerçekle karşı karşıya gelinmesine dair bir şeylerin söz konusu olduğunu söylüyor. Bir teori bizi belki de katlanılmaz bir bilgiye yaklaştırdığı için, o teoriyi unutuşa terk etmek!

Belki de son 5-6 yılımızı, üstelik yalnızca teoriyle değil, aynı zamanda pratik düzeyde de travmatik bir gerçekle karşı karşıya gelmenin damgasını vurduğu bir süreç olarak okumamız da mümkündür. Bazı şeylerin bazen fazla ürkütücü (ve belki yılgınlığa da sürükleyici) olmasının nedeni, o şeylerin dehşetinde değil, alınmış pozisyonun gerçeğin travmatik çekirdeğine fazla yakınlaşmış olmasında yatmaktadır. Buradaki travmatik çekirdek ise arzularımız olarak dile getirdiğimiz şeyler ile gerçek arzularımız arasındaki bir mesafeden, bir boşluktan, bir örtüşmeme durumundan kaynaklanıyormuş gibi geliyor bana.

Yazarın diğer yazıları