Yara bende, yara bende…

Hayatımızı, iyi bir iletişim aracı olarak gördüğümüz “sosyal medya”ya teslim ettiğimiz zamandan beri, insan doğasının iyiye doğru yalpalayarak ilerlediğini görüyoruz. İnsan, bu ağ aracılığıyla kurduğu yapay ilişkilenmeleri hayatının merkezine alıp, insani tüm vasıfları çepere çekiyor. İlişki kurma biçimleri hakkında bize son derece ufuk açıcı örnekler sunuyor bu merkez-çeper durumu.

Zehra Doğan’ın son haftada yaşadığı ya da ona yaşatılanı biliyorsunuzdur. Londra’da güzel bir sergiye dahil edildi, hem cezaevinde çizdiği resimler hem de cezaevinde olma nedenini anlatacak sıkı bir fırsat sunuldu ona. Bu tür sergilerde sanatçının kendini anlatması istenir hep. Eserler buna hizmet eder. Zehra toplumsal bir yaranın parçası. Haliyle kişiselleştirmek istese de sanatı toplumsal yaranın taşıyıcısı. Resimleri ile beraber Cizre, Sur ve Nusaybin’e ait anımsatıcı materyalleri de sergisinin içerisinde anlatıcı kıldı. İyi düşünmüştü. Cizre’de ne oldu sorusunu Londra’da pek kimse sormayabilirdi, ama bu battaniye neden burada sorusu haklı bir soruydu. İşte orada Zehra, battaniye, yıkım, talan, ölüm, fikri ve fiziki tahribatı anlatabilirdi.

Zehra yarasını açmış, anlatmıştı. Hem de tüm doğallığı ve içtenliğiyle. Oysa o zulüm günlerinde çatışma alanında bulunan birçok insan farklı şekillerde etkilenmişti olaylardan. Susanlar, kabuğuna çekilenler, kayıplara karışanlar ya da Zehra gibi bağıranlar… Hepsi bir tepki. Hepsinin haklılık payı var insani ölçülerde.

Sergi haberi yayılınca sosyal medya üzerinden yürütülen bir kötüleme başladı. Dahli olanlardan biri oradaki battaniye ya da kilim ya da daha kişisel bir eşyanın şahsi olduğunu, uluorta sergilenmesinin, yarayı açık eden bir tür pornografiye dönüştürüldüğü eleştirisini yaptı. Belli ki o yarayı içerden tanıyan ve canı acıyan biriydi. Ortaya bir şey atıldı ve seven sevmeyen, tanıyan tanımayan birçok insan, sergi üzerinden Zehra’yı huzursuz etmeye çalıştı. İlk taşı atan ise bu gürültünün arasından sessizce taşını geri aldı. Kimse Zehra’dan dilenen bu özrü duymadı.

Burada ”içgüdülere” dayanan ani ahlaki yargılarda bulunuldu. Akıl yürütme yetimiz, tıpkı o çok eleştirdiğimiz yandaş medya yazarı gibi mantıklı görünen uydurma gerekçeler bulmaya çalıştı.

Birbirlerinin yaralarını tanıyanlar arasında bir gizli sözleşme vardır; anlamaya, hissetmeye dair. Bu yakın kimseler, kızgınlıklarını, kişiyi bu duyarlı noktalarından yakalayarak belirtiyor ve intikama çeviriyorsa, hırpaladığı kadar hırpalanır. Oysa ortak yara üzerinden geliştirilecek dayanışma, yaranın zamanla kabuklaşmasını ve olgunlukla anımsanmasını sağlar: Kanatarak değil, koruyarak anımsatmak…

Bizim birbirimize duyduğumuz ilgi ve sevginin besini dayanışmadan geliyor. Hele de çatışmalı süreçlerde herkesin birbirine rahatlıkla yüzünü dönüp, sırtını dayayabildiği bir ruh hali, düşmanın kazısa da tüketemeyeceği bir bağdır. Bu bağ ya hiç kurulmamış ya da seyreltilmişse, gayet mekanik, duygusuz bir halin yansımasına dönüştürür sadece.

1974-1989 yılları arasında Romanya’yı yöneten Nicolay Çavuşesku zamanında, kurumlarda bakılan binlerce yetim bebek duygusal gulaglara (kamp) yerleştirilmişti. Dünya, bu ayırıp büyütme kabusunun sonuçlarını Demir Perde’nin yıkılmasının ardından, Çavuşesku’nun yetimhanelerinin açılmasının ardından görmüştü. Yetimlerin gülmeye ya da ağlamaya bile güçleri kalmamıştı. Günlerinin büyük bir kısmını oldukları yerde öne arkaya sallanıp durarak ya da cenin pozisyonunu alıp kollarını kendi bedenlerine dolayarak geçiriyorlardı. Nasıl oyun oynayacaklarına dair en küçük bir bilgileri bile yoktu, çünkü oyuncaklarla aralarına aşılmaz duvarlar örülmüştü.

Kürt çocuklarının da dünyadan izole edilmiş bu duygusal kamplarda olduğunu görmemiz lazım. Zehra’ya o tepkiyi veren de, Zehra da bu gulagların içinde büyüdü. Ağlanacak yerde gülerek, gülünecek yerde ağlayarak verilen tepkilerle yaşamı ölçtüler. Ortak yaralara sahiptiler ve o yaralar tarafından büyütüldüler. Ama eğer yaraları sanatıyla sarmalıyorsa biri, diğerinin de kendini korunmuş hissetmesi lazım. Şiir, edebiyat, müzik ve resim yani gösterme ve anlatmaya dayalı her hareket bunun için var. Zehra toplumdan kazandığını topluma katkıya dönüştürüyor birçokları gibi. Bu da dayanışma sözleşmesinin özenli bir parçası. Sosyal ağlarda ısrarla ve kötücül dille parçaladığımız şey yara değil, işte bu dayanışmadır. Öne arkaya istemsizce sallanmak yerine, birlikte gülüp, ağlamasını sürdürmektir önemli olan.

Yazarın diğer yazıları