Yasayı yapan otoritedir, hakikat değil

Siz hiç Hasankeyf’e gittiniz mi? 12 bin yıllık bir kültürel mirasın, en fazla 30 yıllık kullanım ömrü olan bir baraj ve bir dizi hidroelektrik santraline kurban edilmeden, inşaatın kolaylaşması için kaya içine oyulmuş ve içinde hala yaşayanların olduğu evlerin dinamitlerle patlatılmasından önce orada bulundunuz mu? 12 bin yıldır her tür doğa olayına karşı direnen ve uluslardan, devletlerden, dinlerden çok öncesine dayanan bir toplumun nasıl yaşadığına dair en önemli bilgileri yerinde edindiniz mi? Civar köylerde yaşayan çocukların o binlerce yılın kültürünü, yeni öğrendikleri dillerde otomatiğe bağlamış olarak anlattıklarını dinlerken gözlerindeki gururu gördünüz mü?

Bölgenin sıcağından birdenbire üşüyecek kadar serin bir ortama geçişi hayal edebiliyor musunuz; üstelik, bugün adına yaşam alanı denilen betonlar kutular ve o ihtiyaç duyduklarını iddia ettikleri enerji ile benzer bir serinliği bile sağlayamayan klimaları oturtmak için yıkılan dünyanın en eski insanlık mirasında hem de. Görmesem hayal edemezdim, artık göremeyeceğim ve siz de göremeyeceksiniz, yıkım hemen durdurulmazsa ve proje iptal edilmezse.

Kaz Dağlarının gölgelediği sahil şeridinde nefesinizi içinize çektiniz mi? İlk nefeste başınız döner, çünkü o kadar oksijeni beden ilk anda tolere edemez. Sonra ise bedeninizdeki tüm yorgunluk, her nefesinizle akıp gider, capcanlı uyanırsınız ve kentin sizi nasıl hasta ettiğine şaşırırsınız. Kentlerdeki doğanın yıkımına, küresel ısınmanın getirdiği çaresizliğimize karşın hala yaşayabiliyor olmamız, nefes alabiliyor olmamız, elimizde kalan bir parça orman alanına, insan tarafından mahvedilmemiş doğa parçalarına bağlı halbuki.

Doğa, doğmaktan türüyor, insanın içine doğduğu varlık yani. Biz bugün beton, plastik ve elektronik içine doğuyoruz. Doğal varlığımızı yok ederek ürettiğimin ikinci doğamızın konforundan vazgeçmeyerek, bir dizi “yeşili koruyalım” uygulaması ile yetiniyoruz. Çöplerin ayrıştırılması ve plastik kullanımının azaltılmasının dahi dünyanın geleceği için önemli olduğu bir aşamaya geldik ancak, Türkiye’nin ve dünyanın pek çok “azgelişmiş” bölgesindeki tarihi ve doğal alanların yağmalanmasından anlıyoruz ki sorun çok boyutlu.

Dünya kapitalizminin son dönemlerde belirginleşen eğilimi, kapitalizmin krizini ancak mekanı yıkarak ve kendi ihtiyaçlarına uygun bir şekilde yeniden üreterek var kalabileceği iddiasının somutlaşmış hali. Marx’ın “kapitalist, gölgesini satamadığı ağacı keser” cümlesi her gün biryerlerde tekrarlanıyor sanki. Her yerde, sokakların yenilenmesi, mahallelerin kentsel dönüşüm (gentrification) ile sürekli düzenlenmesi adı altında yıkılıp yeniden yapılması, sürekli daha fazla doğal görünümünden uzaklaşan ve yeniden inşa edilen, betonlaşan park alanları önümüzde. Bunları hepsi aynı zamanda egemenin ideolojisine dair bazı sembolleri de gündelik hayatımıza taşıyor. Aklımızın eleştirel ve özgürlükçü düşünmeye yeltenen hücrelerini de betonlaştırıyor. Tüm hayatımız, satın alma-satma eylemleri ve piyasada ölçülebilen yani bir fiyatı olan değerler sistemi üzerine kuruluyor. Güvensizliği kabul edip, güvenceler satın almaya çalışıyoruz, çünkü sistem bunu kurmalı. Sürekli bir istisna halinde yaşıyoruz.

Örneğin, sigorta sistemleri satın almalıyız, sağlığımızı ve güvenliğimizi bizden esirgeyenlerden. Kentlerimizden doğayı esirgeyenlerden, doğal hayata özlem gidereceğimiz tatiller satın almalıyız. Özgürlüklerimizi ve sosyal adaleti esirgeyenlerden ise hukuk ve eşitlik talep ediyoruz aslında. Hobbes’un ünlü sözü şöyle der: Autoritas, non veritas facit legem, yani “yasayı yapan otoritedir, hakikat değil”. Yasalar, güçlü karşısında zayıfı korumak için var zannederiz biz, ama bu vaat ezilenleri egemenler karşısında insan olmaktan kaynaklanan, canlı varlıklarını sürdürmeyi arzulayan hakları uğruna sadece hukuk mücadelesine sıkıştırmak için üretilmiş olabilir mi? Halbuki, egemen istisna haline karar veren kişidir, ünlü Nazi dönemi hukukçusu Schmitt’e göre.

O halde ne kadar demokratik görünürse görünsün, devletlerin bu düzeni devam ettirmek için eşitsizlikler üretmeye, ırkçılığa, savaşa, dolayısıyla olağanüstü halin süreklileşmesine ihtiyacı var. Bizlerinse hakikate ve bu suçlara ortak olmamaya.

Yazarın diğer yazıları