Yaşamdan öyküler: SEHER

Selahattin Demirtaş’ın siyasetteki rahat, kendinden emin, son derece etkili dili ve söylemini siyasi rakipleri de dahil hemen herkes bilir. Bu retoriği büyük oranda onun siyasetin ötesinde okuyan, araştıran, entelektüel yapısına bağlamak mümkün.

Bu yönünü onu yakından tanıyanlar bilse de cezaevine girdikten sonra yaptığı resimler, yazdığı şiir ve öykülerle ve bu konuda yaptığı açıklama ve röportajlarla iyice açığa çıkmış durumda. Hele son olarak (siz başlangıç diye okuyun) “Seher” adıyla kitaplaşan öyküleri piyasaya çıkınca sanat çevresinde de epey bir sarsıntı yarattı.

***

Yazmanın kendisi için hep bir tutku olduğunu, dışarıda yazmayı çok istediğini ancak siyasi kimliğinin buna zaman açısından imkan vermediğini belirten Selahattin Demirtaş’ın öyküleri yer yer yaşamından kesitler içeriyor. Bilindiği üzre Demirtaş siyasi kimliğinin yanı sıra insan hakları alanında uzun yıllar mücadele vermiş bir avukat. Bu süre zarfında acının, zulmün ve baskının kol gezdiği bir coğrafyada birçok olaya birebir tanıklık etti. Doğaldır ki bunlar onun yüreğinde ve zihinselinde izler bıraktı. Yaşananlar çok acımasız,keskin ve sert, slogana açık olmasına karşın Demirtaş bu tuzağa düşmüyor. Demirtaş’ın haklı olarak yeri geldiğinde o sert olabilen siyaset söylem biçimi edebiyat diline yansımamış. İyi ki de yansımamış.

Çünkü böyle bir tarz, sanatın kolunu kanadını kırar, popülizmin ve kuru bir didaktizmin ötesine geçemez. Esas olan yapıtın edebi ve estetik değeridir.

"Sanat ustaca boyanmış bir ideoloji değildir, siyasal anlam, yapıtın dokusunda bulunur ve ondan önce asla gelemez." Der Avner Ziss.

Sanat bir olayı, bir duyguyu vurgularken elinde teraziyle adalet dağıtamaz ama okuyucunun duygu ve düşüncesini ayaklandırıp bu alanda farkındalık yaratabilir. Demirtaş, öykülerinde dolaylı olarak bunu yapıyor.

Yine sanatın işi bilgi vermek ya da bir tezi ispatlamak da değil. Bu bilimin işidir.

Sanat yapıtı belli bir fikir ve felsefeyi içerir ancak salt bu yönüne dayanarak değerlendirilmez.

Çünkü bir sanat yapıtı; estetik kaygısı taşıyan, kişisel-özgün yaratıcılık gerektiren bir edimdir.

Didaktizme kayma tehlikesinin teğet geçtiği kitabın son öyküsü olan “Sonu Muhteşem Olacak”ı saymazsak Demirtaş, bütün bu tuzakların farkında olarak ve aşarak oluşturmuş öykülerini. Belli ki bunu önemsemiş ve epeyce kafa yormuş. Nitekim kitapla ilgili Çağrı Sarı’nın yaptığı Röportajda Demirtaş bunu şöyle dillendirmiş: “Öyküleri günlerce, bazen aylarca kafamda kurguladım. Saatlerce havalandırmada kıvranarak yürüdüğüm de oldu…”

***  

Yazarımız, namus cinayetine kurban giden, temizlikçi, emekçi kadınları, inşaatlarda çalışan gurbetçi gençleri ve geçmişte yaşadığı ve tanık olduğu olayları anlatıyor. Kurmaca diye adlandırdığı öykülerde bile gerçeklik gözlemek mümkün. Bundan olacak kitabı okuyan kimi edebiyatçı arkadaşlar Demirtaş’ı kategori olarak “Toplumcu gerçekçi” olarak tanımladı. Elbette toplumdan, emekten, ezilmişlerden yana öyküler bunlar. Üstelik toplumun en çok ezilen kesimi olarak; “Katledilen ve şiddet mağduru bütün kadınlara” adanan bir kitap. Ben yine de kendi adıma bir sanat yapıtının kategorize edilmesinden yana değilim.

Demirtaş, olayları, yaşadıklarını öykülemeyle sınırlı kalmıyor. Yer yer derinlikli, katmanlı bir yapı kurarak çıkıyor okurun karşısına. Onun kendine özgü mizahi ve ironik dili de zenginlik katmış öykülere.

Dikkat gerektiren bir durum olarak antrparantez: Demirtaş bu noktada kadınların ‘mazlumluğuna’ değil ‘erkeklerin zalimliğine’ dikkat çekmek istediğini belirtiyor haklı olarak.

Demirtaş’ın göz ardı edilmeyecek önemli bir yönü de siyasilerin o bildik ve yaygın bakış açısıyla sanatı siyasetin bir aracı olarak görmesinin aksine; “Sanatı da mücadelenin, yaşamın, bizi var eden değerlerin en önemli parçası” olarak görmesi.

”Seher” bir kadın isminin yanında sözlükteki “sabahın güneş doğmadan hemen önceki zamanı” anlamıyla da gelecek açısından umutlu bir mesaj içeriyor.

Hoş gelişler sevgili Demirtaş… Daha nicelerine…

Yazarın diğer yazıları