Yaşayan ölüler mezarlığı

Oysa ne çok benziyordu bir kar tanesi bir diğerine. Zaman nasıl da önemini yitirmişti bu hızlı benzeşme sürecinin kurşuni ağırlığının altında. Mevsimler ölmüştü, zaman kışı tekrar ediyordu mütemadiyen. Sonsuz bir kışta hapsolmuştu zaman. Baharın serin tazeliğinin, yazın billurlaştıran sıcağının, sonbaharın acıyı demleyen hüznünün yokluğunda kış çoğalmıştı. Yaşam kışlaşmıştı. Sonsuz bir kışta kendilerini sonsuz kere var edecekleri ebedi bir iktidarı vaat ediyordu donmuş zaman.   

Zaman durduran ılıklığın içindeki yalancı bahar geri çekildi yavaş yavaş bedenlerinden. Tuttukları elin sıcaklığı değildi hissettikleri. Çocukluklarından firar eden küçük bir sıcaklıktı bir anlığına ellerini tutan. Hiç birinin aklına gelmemişti içi yünlü üzeri su ve soğuk geçirmez bir kumaşla kaplı kalın eldivenleri ellerinden çıkarmak. Birbirlerine dokunamıyorlardı. Çünkü gerçek değillerdi. Ancak yerde yatan adama dokunabiliyorlardı gözleriyle. Çünkü o gerçekti. Gerçek olan ölümdü. Yaşam bir yanılsamaydı, bir illüzyondu ölümün aynası olmasa. Uzak ölümlerin bir anlamı yoktu ölümü anlamada. Ancak yakın bir ölüm fark ettirebilirdi insana ölümü. Ondandı belki de eski insanların mezarlıkları evlerinin yanı başına yapmaları. Her gün sabah kalktıklarında yaşamın bir yanılsama olmadığını, yaşamakta olduklarını anlamak için ölüleri, ölümleri görmeye ihtiyaçları vardı. Ölüm ne kadar yakınsa yaşam o kadar gerçekti. Ancak şimdi mezarlıklar kentlerin dışına çıkarılmıştı. Bir ölüsü olmadığı sürece kimsenin bu mezarlıklara yolunun düşmesi mümkün değildi. 

Mezarlıkların, dolayısıyla da ölümün kenti terk etmesi yaşamı sorgulamasız bırakmıştı. Yaşamın görüntüsünü test edecek bir ayna kalmamıştı yaşamın içinde. Onun yerini sahte parıltılı aynalar almıştı. Artık herkes ölüme çok uzaktı. Ölüme bu kadar uzak olmanın yaşama uzak olmak olduğunun kimse farkında değildi. Ölüm olmadan nasıl açıklanabilirdi yaşam. En yakınını bile kimse kendi elleriyle gömmüyordu. Ölü evde bekletilmiyordu. Cenaze şirketleri her şeyi hallediyordu. Sadece bir telefon yeterliydi. Acı çekmemek, ölümün soğuk yüzüyle karşılaşmamak, insanın ölümlü olduğu gerçeğiyle yüzleşmemek için vardı cenaze şirketleri. Kimse dokunmuyordu ölüsüne. Geriye sadece şık siyah elbiselerle mezarın başında dua etmek kalıyordu. Ölüye dokunmadan ölümün soğuğu hissedilmeden, ölen yakından bir parça ölüm soğuğu alınıp içe yerleştirilmeden kurtuluveriliyordu tıkır tıkır işleyen sistem sayesinde ölümün dehşetinden. Böylece en aza indirilmiş oluyordu ölümün acısı. Ölümle, ölüyle karşılaşmayınca ölüm, tüm gerçekliğini yitiriyor, bir bilgisayar oyunundaki sanal bir ölümün sanal acısı kadar hükmediyordu yaşama. Öldüğü hissedilmiyordu ölenin. 

Yaşadığı hissedilmiyordu yaşayanın, sadece biliniyordu yaşadığı. Bedenlerinde birbirlerine dokunacak tek bir çıplak yer yoktu. Soğuktan korunmak için bedenlerine giydirdikleri onca şey şimdi birbirlerinin sıcağını hissetmelerinin önündeki en büyük engeldi. Ne birbirlerine nerelerinden dokunabileceklerini biliyorlardı ne de üzerlerindekileri çıkarmayı akıl edebiliyorlardı. Çoktandır unutmuşlardı çıplaklığı. Korunaklı olmayan tek bir alanı yoktu yaşamlarının. Pencereleri ve duvarları ses ve soğuk geçirmeyen evler bir yandaki dairenin içindeki bir çığlığı geçirmesi imkansızdı alttaki, üstteki ya da yandaki daireye. Bütün çığlıklar insanların kendi içinde patlardı bu evlerde. Ne mırıldanılan içli bir şarkının yumuşak ezgisi, ne pişen bir yemeğin kokusu taşabilirdi bir evden bir eve, bir evden bir sokağa. Dairelerin kapılarının açıldığı apartman koridorlarında tesadüfen buluşturmasa zaman, kimse anlayamazdı kendinden başka birinin yaşadığını yaşayan ölülerin gömüldüğü çok katlı apartman kabristanlarında.

Yazarın diğer yazıları