İçte terör dışta pazarlık

Tayyip
Erdoğan yönetimi ikinci bir Lozan pazarlığında. ABD, AB, Rusya, İsrail
ve İran ile ilişki ve görüşmelerin bu temelde gerçekleştiği çok açık bir
biçimde görülüyor. AKP Kürt düşmanlığını kırmızı çizgi olarak pazarlık
masasına koyuyor.

Türkiye’de İnönü siyaseti izleyen kişi
Erdoğan’dır. Birinci Lozan’da İsmet İnönü’nün Kemalist iktidarın kabulü
ve Kürt düşmanlığının karşılığı olarak Musul’u kapitalist güçlere
verdiği biliniyor. Şimdi acaba Erdoğan Musul ile birlikte kapitalist
güçlere başka neleri veriyor?

Kürdistan üzerinde yeni pazarlıklar
yapılmaktadır. Eğer bu durum görülmez ve tüm örgütleri içine alan Kürt
demokratik birliği kurulmazsa, o zaman sonuç 1923’tekinden hiç de farklı
olmaz.

Tayyip Erdoğan yönetimi Kenan Evren cuntasının bile
yapmadıklarını yapıyor. 15 Temmuz askeri darbe girişimini bastırıp MHP
ve CHP desteği ile olağanüstü hal yönetimi ilan ettikten sonra Türkiye
tarihinin en kapsamlı devlet terörünü yürütüyor. “Fetö’ye karşı” diyerek
AKP’ye muhalefet eden herkesi susturmaya çalışıyor. 15 Temmuz’dan bu
yana işinden atılan insan sayısı yüz bini aştı. Tutuklanıp zindanlara
tıkılan insan sayısı ise on binlerle ifade edilir hale gelmiş bulunuyor.
Öyle ki herkesin tanıdığı Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler bile
tutuklanmış durumdadır.
Tabi devlet terörünün katliam ve
soykırım düzeyinde uygulandığı alan Kürdistan oluyor. Bir yandan
gerillanın denetimindeki dağlar, diğer yandan ise Suriye sınırları
içerisindeki Cerablus alanı ordu tarafından işgal ediliyor. Siyasi
soykırım operasyonları şimdiye kadar görülmemiş hızla yürütülüyor. Yerel
seçimlerde halktan yüzde seksen veya doksan oy alarak seçilmiş belediye
eşbaşkanları tutuklanıyor. Kayyum atanarak seçimle gelmiş DBP’li
belediyeler polis terörüyle işgal ediliyor. Uygulanan devlet terörü
onlarca radyo ve televizyonun kapatılması düzeyine ulaşmış bulunuyor.
15
Temmuz askeri darbe girişimini bastırmayı başaran Tayyip Erdoğan, zafer
kazanmış bir askeri komutan edasıyla ve devleti ele geçirmiş bir
diktatör olarak saldırıyor. Sonradan görmüş ve egosu doymaz bir kişi
olarak saldırılarını sonuna kadar sürdüreceği anlaşılıyor.
Fethullahçıları iktidara ortak ederek bu denli güçlenmesini sağlayan
kişi olmasına rağmen, kendi dışında herkesi “Fethullah Gülen ile ilişki
kurmuş olmaktan” dolayı suçluyor. Doksan üç yıllık Kürt düşmanı devlet
sistemiyle birleşerek ulus-devlet faşizmini yeniden restore etmeye
çalışıyor.
Kuşkusuz bütün bunları yaparken Devlet Bahçeli
yönetimindeki MHP’den tam destek alıyor. Aslında Tayyip Erdoğan
başkanlığındaki AKP yönetimi, tamıtamına MHP’nin ırkçı-faşist çizgisini
uygular hale gelmiş bulunuyor. AKP uygulamalarını MHP desteklemiyor,
tersine mevcut AKP yönetimi MHP’lileşmiş bulunuyor. Tabi bütün bunlar
anlaşılır şeylerdir. Fakat CHP’nin tutumu, özellikle de CHP Genel
Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun son günlerdeki tutumu anlaşılmazdır.
Görünüşe
göre Kemal Kılıçdaroğlu mevcut AKP terörüne karşı çıkıyor. OHAL
teröründen ve KHK uygulamalarından yakınıyor. Basın önüne çıkıp “AKP’nin
baskı uyguladığını” söylüyor. Tabi bütün bunları yaparken de hiç
inandırıcı olmuyor. Çünkü OHAL ilanına MHP gibi CHP de tam destek vermiş
bulunuyor. Peki OHAL ilanına destek verirken, böyle bir yönetimle baskı
ve terör uygulanacağını Kemal Kılıçdaroğlu bilmiyor muydu? Elbette
biliyordu. Herhalde demokrasi getirmek için değil, muhaliflerine baskı
ve terör uygulamak için AKP OHAL ilanında bulundu.
İşin
gerçeği ise şu oluyor: Doksan üç yıllık Kürt düşmanı cumhuriyet
çözülürken, bu cumhuriyeti dinci-milliyetçi çizgide ve Kürt düşmanı
olarak yeniden restore etmesi ve ulus-devlet faşizmini koruması için
Kemal Kılıçdaroğlu yönetimi AKP’ye destek verdi. Fakat CHP’den de aldığı
destekle Tayyip Erdoğan’ın kendi arzu ettiği yönetimi inşa etmeye ve bu
temelde önünde engel gördüğü herkese yönelmeye başladığını görünce ve
bu durum toplumdan önemli bir tepki alınca Kemal Kılıçdaroğlu tutum
değiştirmeye yöneldi. Toplumsal tepkinin CHP’ye de yönelmesinden
korktuğu için ve söz konusu tepkileri CHP’ye çekebilmek amacıyla söz
konusu tutum değişikliğini yaptı.
Yani ortada basit bir
siyaset ve oy avcılığı var. Stratejik düzeyde AKP’ye destek verdikten ve
ulus-devlet faşizmini güvenceye aldıktan sonra, taktik düzeyde AKP
terörüne karşı çıkıyor görünerek toplumsal tepkiyi CHP’ye oy deposu
yapmak istiyor. Kısaca danışıklı dövüş gibi bir şey yani. Geçmişin ağız
dalaşı siyasetine yeniden dönülerek toplumun nabzı tümden tutulmaya
çalışılıyor. Tayyip Erdoğan muhtarlar toplantısında Lozan’ı gündeme
getirerek İsmet İnönü’yü suçluyor, Kemal Kılıçdaroğlu ise böyle bir
süreçte neden bu sözleri söylediğini anlamadığını ifade ediyor.
Halbuki
ortada anlaşılmaz bir durum yoktur. 15 Temmuz askeri darbe girişimiyle
birlikte doksan üç yıllık Kürt düşmanı cumhuriyetin çöktüğünü herkes
kabul etmiş bulunuyor. Doksan üç yıllık cumhuriyetin çökmüş olması da
Türkiye’yi yeniden Lozan sürecine getirmiş oluyor. Yani Türkiye Lozan
öncesine ve sırasına benzer bir süreci yaşıyor. 15 Temmuz askeri darbe
girişimini bastırmayı başarmış olan Tayyip Erdoğan, buna dayanarak
küresel kapitalist sisteme ikinci bir Lozan’ı dayatıyor ve yeni bir AKP
cumhuriyeti kurmak istiyor. Bunun için de, içte halk üzerinde devlet
terörünü en yüksek düzeye çıkarırken, dışta da kapitalist sistem ile
pazarlıklar yapıyor.
Bu nedenle, Tayyip Erdoğan’ın
muhtarlar toplantısında Lozan’ı ve İnönü’yü gündeme getirmesini
anlamamak demek, Türkiye’nin yaşadığı süreci ve Tayyip Erdoğan
yönetiminin yaptıklarını anlamamak oluyor. Tayyip Erdoğan, nasıl ki
Yunan işgali kırılınca İngiltere ve Fransa Kemalist Hareket ile anlaşmak
zorunda kaldıysa, 15 Temmuz askeri darbe girişimi bastırılınca da ABD
ve Avrupa’nın kendisiyle anlaşmak zorunda olduğunu düşünüyor. Özellikle
DAİŞ’e karşı mücadelenin ortaya çıkardığı ortamı ve siyasi-askeri
birikimi de bunun için uygun görüyor.
Tayyip Erdoğan
yönetiminin bu temelde ikinci bir Lozan pazarlığında olduğu tartışma
götürmüyor. ABD, AB, Rusya, İsrail ve İran ile ilişki ve görüşmelerin bu
temelde gerçekleştiği çok açık bir biçimde görülüyor. Burada AKP zayıf
konumda ve ayrıca yeniden Kürt düşmanlığını kırmızı çizgi olarak
pazarlık masasına koyuyor. Tabi bunlara karşılık da söz konusu
muhataplarına yeni ve önemli tavizler vermesi gerekiyor. Yani dış
güçlerle pazarlığa oturmuş ve Türkiye’nin bazı değerlerini pazarlıyor.
İşte
bu noktada İsmet İnönü’nün Lozan’da Türkiye’yi sattığını söylemesi
anlamlıdır. Aslında kendisi de şimdi Türkiye’yi iktidarı uğruna satıyor
ve İnönü’yü suçlayarak kendisinin yaptığını maskelemeye ve gizlemeye
çalışıyor. Halbuki Türkiye’de İnönü’ye benzeyen ve İnönü siyaseti
izleyen kişi Tayyip Erdoğan oluyor. Bunun görülmesinden ve
tartışılmasından korktuğu içindir ki, ikide bir İnönü’yü suçlayarak
sözde kendisinin farklı siyaset izlediği imajını yaratmak istiyor.
Burada
önemli olan bir husus, küresel kapitalist sistemle kendi iktidarının
kabulü ve Kürt düşmanlığı için pazarlık yaparken, Tayyip Erdoğan
yönetiminin Türkiye’nin neyini pazarladığıdır. Birinci Lozan’da İsmet
İnönü’nün Kemalist iktidarın kabulü ve Kürt düşmanlığının karşılığı
olarak Musul’u kapitalist güçlere verdiği biliniyor. Şimdi acaba Tayyip
Erdoğan yönetimi Musul ile birlikte kapitalist güçlere başka neleri
veriyor?
İçte ayyuka çıkan devlet terörü ve dışta
Türkiye’nin imkanlarının pazarlanması birbirine paralel sürüp gidiyor.
Tayyip Erdoğan ve AKP yönetiminin Türkiye’yi böyle bir noktaya getirmiş
olduğu açıkça görülüyor. Birçok çevre bunun bir felaket olduğunu görüyor
ve de söylüyor. Fakat her nedense hiç kimse bu gidişe dur demiyor veya
diyemiyor. Eğer bu konuda tek tek güç yetersizliği varsa, o zaman
ittifak ve güç birliği yapılabilir. Yok yeterli güç sahibi olan varsa, o
zaman gecikmeden bu gidişata dur demesi gerekir. Yoksa sözde AKP
karşıtlığının kendini ve toplumu aldatmaktan öteye bir değeri olmaz.
Kürtler
açısındansa, söz konusu durum, yaşanan faşist terör saldırısından çok
daha ciddi ve tarihi bir anlam içermektedir. Kurtlar sofrası kurulmuştur
ve Kürdistan üzerinde yeni pazarlıklar yapılmaktadır. Eğer bu durum
görülmez ve tüm örgütleri içine alan Kürt demokratik birliği kurulmazsa,
o zaman sonuç 1923’tekinden hiç de farklı olmaz. Ancak Kürtler kendi
demokratik birliklerini gerçekleştirir ve mevcut sürece bu temelde
müdahale ederlerse, o zaman Özgür Kürdistan demokratik Ortadoğu
devriminin merkezi haline gelir. O halde herkes doğru yurtsever çizgiye
girmeli ve hesabını doğru yapmalıdır! 

Yazarın diğer yazıları