Yeni bir dil kurmak

Her şeyin anlamını kaybettiği bir çağdan, bir dönemden, bir süreçten geçiyoruz. Sözcükler anlamını kaybediyor, sözcüklerin anlamı değiştiriliyor, sözcükler anlamlarından boşaltılıyor. İnsanların yüzyıllardır, bin yıllardır sözcüklere yükledikleri acılar, sevinçler, öfkeler, umutlar, mutluluklar anlam yitimine uğruyor. Dil bir anlama ve anlatma yöntemi olarak var olduğundan beri hiç bu kadar karmaşa yaşamamış, kaosla karşı karşıya kalmamış, çürüme ve bozulma yaşamamıştı. 

Hırsızın malını çaldığı adama hırsız demesi, katilin masum ve haklı, katledilenin suçlu ve haksız sözcükleriyle tanımlanması, milliyetçinin, kendi ulusunu dünyanın geri kalan bütün uluslarından üstün görmesi, kendi halkı için hak gördüğü şeyi başka halk için ihtiras olarak görmesi, başka halkları kendi egemen kimliği içinde eritirken bu halklardan biri kendi kimliğine sahip çıktığında onu milliyetçilik ve ırkçılık sözcükleriyle muhatap kılması. Ahlak, erdem, iyilik, eğitim, ekonomi, vicdan, masumiyet, meşruiyet, özgürlük, inanç, hak, vs. vs. insanların tarih boyunca büyük mücadeleler, emekler sonucu oluşturduğu, toplumu toplum olarak bir arada tutan anlam yüklediği bu kavramlar artık o kadar göreceli ki. Artık aynı sözcükleri ifade eden insanlar birbirleri için aynı anlamı kastederek bu sözcükleri kullanmıyorlar. 

Elbette sözcüklerin, toplumsal, tarihsel süreç içerisinde kazandıkları anlamlar, uğradıkları anlam değişiklikleri ideolojik ve sınıfsal bağlamdan azade değillerdir. Elbette kapitalist ve emekçi için emek sözcüğünün, sermaye sözcüğünün, sömürü sözcüğünün, hak, hukuk, adalet sözcüklerinin anlamı hep farklıydı. Farklı çıkarlar, farklı faydalar, farklı motivasyonlar bu sözcüklerin anlamını farklı kılacaktı elbette ki. Fakat sözünü ettiğim sözcüklerdeki anlam farklılığı, bozulma, çürüme ve anlam kaybı, egemenler ve ezilenler arasındaki dikey ilişkiyle ilgili değil. Bizzat bir yatay ilişki seyrinde yani aynı sınıfsal katmandaki insanlar arasında, aynı ezilmişlik, yoksulluk ve açlığı yaşayan, aynı eziyeti, aynı mağduriyeti yaşayan insanlar arasındaki ortak dilin, ortak sözcüklerin anlam yitimine, anlam değişmesine uğramasından söz ediyorum. Kendi üzerinde egemenlik ve sömürü çarkını kuran devletin diliyle başka bir halkın ezilenini ırkçılıkla, suçlamak, bu halkın haklarını bir hak olarak görmemekten söz ediyorum. 

Elbette ki sözcüklerin bu kadar anlam kaybetmesi kapitalist uygarlığın sömürü çarkını yeniden üretmede ve meşrulaştıracak bir ortam yaratmada çok elverişli bir zemin sunmaktadır. Kaldı ki zaten bu anlam yitimi bizzat bu uygarlık tarafından planlanarak hayata geçirilmiş bir projedir. Birleşmiş Milletler gibi devletler üstü bir kuruluş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi bir kuruluş dünyanın bir yerinde yaşanmış bir önemsiz olay için “acil eylem” planı uygulama kararı alabilirken, dünyanın bir başka yerinde bodrumlarda diri diri yakılma tehdidi altında olan insanlar için” acil eylem planına” gerek yoktur kararı alabiliyor.  İnsanlar diri diri yakılıyor, acil ve eylem sözcükleri anlamını yitiriyor.    

Sözcüklerin anlamlarıyla bu kadar oynanması insanların bin yıllardır inşa ettiği bir anlaşma sistemini, bir uygarlık birikimini yok etmiyor sadece, aynı zamanda binlerce yıldır inşa edilen toplumu koruyacak değerler sistemini de yerle bir ediyor. Dille bu kadar oynamak, anlamla olan ilişkisini bu kar bozuma uğratmak insanı insan kılan özelliklerinden boşaltmak demektir. Değerler üzerine bir anlaşma sistemini, en güçlü ilişki kurma yolunu ortadan kaldırmak demektir. O yüzden yeni bir dünya kurmak üzere yola çıkan her paradigmanın aynı zamanda yeni bir dil inşasına da girişmesi kaçınılmazdır. Artık güzel bir dünyayı bunca kirletilmiş kavram ve sözcüklerle tarif etmek mümkün değildir. 

Yazarın diğer yazıları