Yerin yüzünde özlü kalmak

“Keşke onunla tanışsaydım. Kadıköy’de yaşıyormuş o da. Tıpkı benim gibi” demiş Paramaz’ın tabutu omuzlarında şehitliğe doğru giderlerken. Aynı yerde yaşamış, soluk alıp vermişlerdi. Ama tanışmamışlardı. Tanışmaları da mümkün değildi belki. Karşılaşabilirlerdi ancak. Muhtemelen bakışları birbirine değerdi. Çünkü o Kadıköy’de bir kağıt toplayıcısı, Paramaz ise Boğaziçi’nde okuyan, çok dil bilen bir yüksek lisans öğrencisi. Paramaz katılım yaptığında bıraktığı mektubunda, “Sıradan bir genç olarak sıradan çelişkilerden dolayı sadece bir tercihte bulundum. Ulvi bir inanç için yola çıkmadım. Ulvi olmayan insanlarla hayatı, büyüsüz bir dünyayı, şeyleşmiş bir dünyayı büyüklemek istedim o kadar” demişti. Şimdi omuzlarında onun umutlarını taşıyan kişi tercih ettiği hayatın içinde hevali, bıraktığı hayatta ise bir kağıt toplayıcısı.

Sonra Almanya’da doğup büyüyen bir kadının hikayesi. Burjuva bir ailenin tek çocuğuydu. Yönünü Kürdistan’da vermiş, en büyük amacı Hakkari’ye varmak olmuştu. Varlığının harcını orada yoğurabileceğine inanmış, bütün sözcüklerini orası için saklamıştı. Oraya doğru yol almış, varamadan geri dönmek zorunda kalmıştı. Ufka doğru giderken kurduğu cümleler ise düşmanın eline geçmiş, o gün bugündür yazamaz olmuştu. Varlığının harcı şimdi varlık nedeniydi. “Sahi Alman bir kadın yönünü neden Hakkari dağlarına verir? Hakkarili bir çoban ise neden Avrupa’ya kaçar” diye sormuştu ona özgürlük yoldaşı Abdullah Öcalan. Onun cevabını arıyordu, aradıkça yaratıyordu yıllardır.

Sonra bir gün Xweza, “Dünyanın en özlü insanları sanki bu mücadelede toplanmış” demişti. Aslen Hindistanlı’ydı ama Almanya’da doğup büyümüştü. Rojava devrimini duyar duymaz yönünü oraya vermişti. Ve şimdi  Rojava’da küçük köyümüzde jineoloji çalışmalarında yer alıyordu. Xweza’nın bu içten cümlesine İspanya’dan gelen Arin gülümseyerek kırık Kürtçe’siyle, “Erî ma dünyayı karanlıktan bu öz kurtardı” diye cevap vermişti. Jinwar projesinde başından bu yana büyük bir şevkle çalışan Alman Nûjîn, “Öz, kendini bulmaktır belki de. Ben burada kendimi buldum” diye sohbete katılmıştı. Amerika’dan gelen Havîn ise, “Burada kendimi güvende hissediyorum” demişti. Fransız olan Tîjda’nın Havîn’e İngilizce fal bakması ise kaydedilmeye değer en güzel anlardan biriydi.  Pozitivizmin herşeyi birbirinden koparan, parçalayan, özlü insanların yaşamını sahte yaşamların içinde eriten yaklaşımına karşı çıkıp gelen yüzlerce enternasyonalden sadece bir kaçı.

Güney Kürdistan’ın bir kentinde bir anneyi dinlerken aklıma düştü bu an’lar. Annenin ilk eşi peşmergeydi. Ve erken bir yaşta vefat etmişti. Anne üç çocuğunu kendi imkanlarıyla büyütmüş, ardından geleneklere göre eşinin kardeşiyle evlendirilmiş ondan da bir çocuğu olmuştu. Anne kayını ile evlenmeyi kabul etmiş ancak kendisine baskı uygulamasına karşı çıkmış ve çocuklarını da alarak Rojhilat’ta gitmişti. Sonra tekrardan Güney’e dönerek bir yaşam kurmuştu. Anneye bunu nasıl başardığını sorduğumda, “Min xwo man e” demişti. Yani, “Ben kendiminim”. İkinci eşinden olan çocuğu da büyüyünce Özgürlük Hareketine katılmıştı. Anne bunu da, “Benim kızım çok özlüydü. Özgürlük Hareketine katılanlar çok özlüler. Bir de çok acılı. Keşke herkes anneler gibi sevseydi onları…”

Karmaşık duygulara yataklık eden bu garip zaman diliminde esas sorun annenin en son cümlesi belki de…

Yazarın diğer yazıları