Yerli ve milli yağmacılar…

Ava NEŞE KALP

Türkiye denilen ve artık bir distopya olan bir ülkede, Kürtlere alenen yapılan muamele ülkeyi yağmalamanın gösterilen yüzüdür. Böylece yağma Kürtlere karşı yapılıyor gibi gösterilerek Türkler susturulsa da “milli” kavramı içinde yer alan Müslüman Türklerin intihar edişi yağmanın etnik bir adresi olmayacağını açıkça göstermektedir. Hem İstanbul Fatih’te hem Bakırköy’de ve hem de Antalya’daki toplu intiharlar, böyle bir arka plandan gelmektedir.

İnsanlar neden intihar ederler? Varlıklarını değil, varlıklarıyla birlikte umutlarını da yitirdikleri zaman. Umut ise en çok hak kaybı yaşandığında yitirilir. Yani “insan haklarıyla insandır!” öylesine bir slogan değil, sosyal bir gerçekliktir. Öyle ki onu yitirdiğinde insan yaşam nedenini de büyük ölçüde yitirmiş oluyor.

Hak ise modern anlamda hukukun temin edebildiği bir olgudur. İnsanlar adaleti sağlamak için kullandıkları bir mekanizma bulamadıkları zaman, artık tamamen yalnız ve çaresiz olduklarında, gidecek yerleri ve kimseleri olmadığında ölmeye yatarlar. İntiharların çoğalması bu çaresizlikte en sınırda olanların verdiği bir reflekstir haliyle.

Türkiye’de devletin muamelesine bakarak -ve çok yanlış bir biçimde- bu sınırdakiler Kürtler olarak görülür. Evet “ötekiler” olarak her şeyleri elinden alınmış bir kesim olabilir, ama onlar bunu kendilerine düşman olan bir kesim tarafından yapıldığını da bilirler. Dolayısıyla aç kalsa da açlığının nedenini de bilmektedirler. Bu yolla açlık onun için bir utanç kaynağı değil, politik bir bedeldir ve buna karşılığı dilenmeyerek ve direnerek verir.

Oysa Türklerin böyle bir mekanizması yok. Ne birlikte direnecekleri bir kimlik çerçevesi, ne de kullanacakları bir devlet mekanizması var ellerinde… Devleti “yerli ve milli” olma iddiasıyla ele geçiren yağma hareketi AKP ve Milliyetçi sağ-sol ortaklığı, uluslararası yağma mekanizmasının bir parçasıdırlar. Bu nedenle de intihara sürükleyecek kadar acımasız neoliberal politikaların taşeronları -diktatörler- bu ekonomik programların yürütücüsüdürler. Erdoğan da bu yerli işbirlikçi diktatörlerin sanırım en nadide parçasıdır.

Bu türden kişiler önemlidir… Zira onlar olmazsa ülkelerin yer üstü ve yer altı zenginliklerinin uluslararası dev şirketlerin eline geçme olasılığı oldukça azdır. Türkiye’de özelleştirmelerin 12 Eylül askeri cuntasının hemen sonrasında, itiraz potansiyeli olan sol ve emek hareketi ağır bir şekilde ezildiğinde başladığı, sonra Türkiye’de milliyetçi sağ ve solun iktidarının güvencesi ile yürütüldüğü de hatırlanırsa durum daha da netleşir. Halen de devam eden bütün bu yağma hareketleri çıkar ilişkilerine odaklanmış, dindarlık, ırkçılık, cinsiyetçilik ve milliyetçilik argümanlarıyla bölme, düşmanlaştırma ve böylece kontrol etme kapasiteleri oldukça yüksek olan milliyetçi ve muhafazakar sağ hükümetlerce yapılabilir. Din ve milli olma bunun en temel araçlarıdır.

Türkiye’de “milli”, millet kavramının kökeni olup, millete ait olanı işaret etme iddiasındadır. Millet ise Türk ve Müslümanlık üzerine kurulu, çok katmanlı bir hak ve sorumluluk ilişkisine işaret eder. Buradaki sorumluluk tam biat olarak açılmaktayken, hak ise ötekilerin üstünde bir hiyerarşide tutulmak, ötekilere uygulanan şiddete maruz kalmamaktır. Erdoğan’ın ağzında düşürmediği “yerli ve milli” kavramı bunu vurgulamaktadır. İşte bu nedenle muhalif olanlar “yerli ve milli” olmayıp, her türlü şiddete maruz bırakılabilecekleri hatırlatılır her durumda.

Erdoğan ve milli sol, işte bu “milli” olanın kendi çıkarları için dış yağmacılarla paylaşımın taşeronluğunu yapan ekiptir. Bu türden fiiller ancak “iyi” diktatörlerce yapılabilir olduğundan, “güçlü lider” olarak parlattıkları bu haydutların varlığına önem, yaptıklarına izin verilir. Zira hükmederken de hükümleri sona ererken de işe yararlar.

Zaten en kaymaklı kısım da gittiklerinde başlar. Diktatörler ülke kaynaklarının en karlı kısmını kendilerine ayırdıklarından, soydukları ganimeti dünyanın “güvenilir” ülkelerinde, güvenilir bankalarına yatırır, emlak alır ve şirketler kurarlar, kendilerini garantiye almak, çaldıkları paraları değerlendirmek için.

Ancak sonuçta çok azı bu ganimeti gerçekten yeme şansına erişir. Çünkü onlar çalar çırparken, hırsızları gözeten daha üst profesyoneller vardır. Bu nedenle işledikleri suçları dosyalanırken, nereye hangi ad altında ne kadar “yatırım” yaptıkları, ne satın aldıkları ince ince bilinir… İşleri bitince de önlerine suç dosyaları konur. Bunun anlamı ya sessiz sedasız kendileri vazgeçer ve bir yerlerde yaşamalarına izin verilir ya da ayak direrlerse hem bütün bu paralara, mal ve mülke el konur hem de ömür boyu cezalandırılacakları mahkemelere teslim edilirler. Bu durunda sadece kendileri değil yedi sülaleleri de bu çileden bol bol faydalandırılır.

Ancak her durumda ülke soyulmuş olur. Sonuç olarak diktatörlükler, milliyetçi, dindar bir geleneğin ülkeyi, milli olanı soyma mekanizmasıdır.

ABD’ye seyahati bir de bu yerli ve milli yağmayla okumak gerekir.

Yazarın diğer yazıları