Yeter ki kafalardaki ‘Abluka’…

Emin Alper, tam da döneme uygun bir filmle "Abluka" ile kendinden söz ettiriyor bu ara. Venedik Film Festivali’nden ödül de aldı. "Ödüllü filmler izlenir mutlaka" diyenlere Abluka iyi bir yanıt aslında.

Bakalım şimdi…

Venedik Film Festivali jürisi Alper’in bu ikinci filmini (ilki Tepenin Ardı, idi) "heyecan verici, çok güçlü" diyerek övdü. "Üst seviyede oyunculuk" tespiti de filme eşlik etti. Film, solcuların yaşadığı bir mahallede (Gazi gibi sanki…) yaşayan karakterlerin; solla, hayatla, kentle, değerlerle ve polisle girdiği kurumsal ilişkiyi sorgulayan, bir tarafıyla bildiğimiz ama işleyişine çok da tanık olmadığımız bazı ilişkilenişleri anlatıyor. Biri belediyenin köpek itlaf ekibindedir. Kapalı ve heyecansız, neredeyse "ölü"dür hayatı. Köpekleri öldürdükçe hayatını da yavaş yavaş öldürmektedir. Bir diğeri cezaevinden yeni çıkmış, uzun yıllardır görmediği kardeşini bulmuş, onun yakınında bir eve yerleşmiş ve polis tanıdığı vasıtasıyla çöp toplarken bomba izleri arama işine soyunmuştur. 20 yıllık cezaevi hayatı bittiğinde gelip oturduğu Gazi Mahallesi içeriden daha dışarı, açık olmasına rağmen kapalı bir yerdir ve her akşam olaylar, polisler birbirini kovalamaktadır. Ev sahibi solcu bir gençtir, karısı da az kabadayı tiplerden, rahattır; rakı içer, tavla oynar ve konuşurken erkeklerin gözlerinin tee içine bakar. 

Film, hayatını yoluna koymaya çalışan bir insanın sıradan düşlerini İstanbul’da terbiye etmesi gibi düşünülse de, çok daha ötesinde bir karmaşanın, bir arıza anlatımla çileden çıktığı bir hal almış. Evet oyunculuklar yer yer güzel. Tepkiler kuvvetli. Ama o kadar. Yönetmenin, mahallenin (Gazi’nin) tüm sol fraksiyonlarla sınavını devletin kurduğu abluka ile anlatmaya çalışması hem az hem kısır. Tek başına, köpekleri öldürerek hayatını eksilten Ahmet anlatılsa mesela, mahallenin kıstırılmış halini o yalnızlığın penceresinden görse yönetmen, Ahmet ve Ahmet’in kurgusu tükenmiş hayatı ile tanıştığımız için kesinlikle memnun olacaktık. Özcesi film bir gözü Hanya’da, bir gözü Konya’da tuhaflıkların bileşkesi. 

Evet, ‘İstanbul kaosun ve paronayanın’, depresyonun, şizofreninin başkenti. Evet, insanlar iş ile hayat arasında sürekli otobüse binip iniyor. Lastiği patlak, freni de tutmaz bir hayat tanımının içinde neredeyse 1 milyon insan net, bocalıyor!

Ama "sol" dünyayı akşamın sisi pusu arasında ortaya çıkan bir heyula olarak tanımlamak da nesi? Sonra filmin finali… Ahh, izleyici bu kadar yavanlığı hak edecek ne yapmış olabilir ki? Yıllardır kayıp olan Veli kardeş çık gel, biraz sonra öldürülecek ağabeye uzun uzun bak, talimatı ver, örgüt üyeleri sokakta mahkemeyi kursun ve silahı kafana dayasın. Nokta.

Neyse. 

Film vizyona girdiğinde ablukanın hası yaşanıyordu Cizre’de, Silvan’da, Nusaybin’de ve Silopi’de. Bu bir Hitchcock filmiydi garanti. Polisin giderken arkasında bıraktığı iz, daha öncesi olmayan, türüne az rastlanılan özellikteydi. Duvarlara espri bulaştırmışlardı mesela, arızalı Türkçe’leriyle. "Bebeyim, canısı, bitanesi" kıvamında bir seslenişle Kürtleri ezmek, onları hiçleştirmeye çalışmak ve "size ölüm çok yakışıyoooo" naraları atmak vs.

"Cizre’nin 8 günü" bitmiş, akla ziyan fotoğrafları belleğe kazımıştık ki, "Silvan’da 12 gün" çıktı geldi ve o da bir iki gün önce bitti. Bittiği yerde Türkçe hala kendini doğrultmaya çalışıyor.

Demem o ki, bu ülkede yönetmen olmak kıymetli ve kudretli bir iş. Mesela abluka falan dendiğinde insanlar gerçek ablukayı anlayabilmeli. Devlet dediğinde devletin her haliyle bağını kurabilmeli. Öyle "yeter ki beyinlerdeki abluka kalksın" şirinliği bu topraklara sökmez pek. 90’ları deneyimlemiş herkes bilir ki abluka dediğin şey ne kafada dağılır ne de "ha" deyince tedavülden kalkar! 

Yazarın diğer yazıları