Yılmaz Güney‘i mücadelemizde yaşatalım

QYılmaz Güney: “Benim için sürgün, ülkemin taşına, toprağına, havasına, suyuna, ağacına, kuşuna, insanına, aşına özlem demektir. Benim için sürgün, ülkeme yeniden dönebilmek için, kararlı bir mücadele demektir. Benim için sürgün, bir anlamda sansürsüz film yapabilmektir. Benim için sürgün, sürgün demek değildir!..”

Mustafa DEMİR

Ağlayan çocuk,

Açan tomurcuk

Zonguldak’ta bir göçük

Seni hatırlatıyor!

Kıraç topraklar,

İşleyen çarklar

Ezilen mazlum halklar

Seni hatırlatıyor!

Yağan yağmur,

Esen rüzgâr

İlle de fırtınalar

Seni hatırlatıyor!

Otuz beş yıl önce yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak bedenen aramızdan ayrılan; eserleriyle, fikirleriyle ve anılarıyla milyonlarca insanın yüreğinde yaşayan Yılmaz Güney’i devrimci Ozan Emekçi yukardaki dizelerle dile getiriyor. Evet, Yılmaz Güney adı ancak fırtınalarla ifade edilebilir.

Yılmaz Güney, kayıtlara göre bir Nisan 1937 yılında Adana’da dünyaya gelir. 9 Eylül 1984’te Paris’te yakalandığı hastalık sonucu hayata gözlerini yumar. 47 yıllık bu kısa ömrün 12 verimli yılı hapishanelerde, iki yılı askerde, son üç yılı da sürgünde, yurtdışında geçer.

Sürgün, onun için aslında sürgün olmamıştır. Daha yurtdışına çıkar çıkmaz, yoğun bir çabayla, büyük bir azimle, ‘Yol’ filmini yeni bir ruhla monte ederek Cannes Film Festivali’ne hazırlar ve Mayıs 1982’de Altın Palmiye Ödülünü Costa Gavras’ın ‘Kayıp’ filmiyle birlikte paylaşır. Bu Türkiye sinemasının o güne kadar aldığı en büyük uluslararası ödüldür. ‘Yol’, Türkiye’de ‘Doğu Anadolu Bölgesi’ olarak adlandırılan coğrafyanın adının Kürdistan olduğunu beyaz perdeye aktaran ilk filmdir aynı zamanda. Yazık ki Türkiye gösterimlerinde bu sahne çıkartılmak zorunda kalınmıştır.

Yılmaz Güney, Ekim 1982’de sürgünü şöyle tarif eder: “Benim için sürgün, ülkemin taşına, toprağına, havasına, suyuna, ağacına, kuşuna, insanına, aşına özlem demektir. Benim için sürgün, ülkeme yeniden dönebilmek için kararlı bir mücadele demektir. Benim için sürgün, dünyanın çeşitli halklarıyla ilişki kurmak demektir. Benim için sürgün, bir anlamda sansürsüz film yapabilmek ve özgürce düşünebilmek demektir. Benim için sürgün, sürgün demek değildir!..”

Mart 1984’te; “Dağlarımız, ovalarımız, ırmaklarımız bizi bekliyor. Biz bütün ömrümüzü gurbette geçirip gurbet türküleri söylemek istemiyoruz” diye hitap edecektir.

Yılmaz Güney adı 1950’li yılların ortalarından itibaren duyulmaya başlar. 1956 yılında ‘Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri’ adlı öyküsü Onüç dergisinde yayınlanır. Dönemin gerici çevreleri Yılmaz Güney’i isyancı olarak damgalarlar ve bu öyküsünden dolayı ‘komünizm propagandası’ yaptığı gerekçesiyle bir buçuk yıl hapis ve altı ay Konya’ya sürgün cezasına çarptırılır.

Hücrem kitabında, “İlk hücreyi ’61 Mayısı’nda tanıdım. Sözde demokrasinin ve özgürlüğün geldiği ilk yıl. Onun içindir ki, ‘özgürlük’ ve ‘demokrasi’ denildiğinde aklıma şu sorular gelir: Kimler için demokrasi, kimler için diktatörlük? Kimler için özgürlük, kimler için esaret?” diye yazar.

60’lı yıllar çok yoğun film çalışmalarıyla ve bir halk kahramanı olan ‘Çirkin Kral’ efsanesinin oluşmasıyla geçer.

70’li yılların başında yine tutuklanır. Yılmaz Güney bu dönemde THKP/C davasından 12 numaralı sanık olarak yargılanır. ‘Anarşistlere silah ve para yardımı yapmakla’ suçlanır.

‘Hücrem’ kitabında, “Amacım gelişigüzel hikayeler, romanlar, yazmak değildir. Açıklanmasını zorunlu gördüğüm toplumsal, siyasal olayların yazılması, hayatın diğer alanlarında yaşayan ürünlerle kaynaştırılması, sınıf mücadelesinin yükselişine, yaygınlaşmasına, derinleşmesine katkıda bulunarak, toplumsal oluşum içinde devrimci düşünceye yeni boyutlar, etkinlik kazandırarak yeni sentezlere vardırılmasıdır” der.

20 Mayıs 1974’te aftan yararlanarak hapishaneden çıkar. Hapishanede, “İnsanı ayakta tutan kinler, öfkeler, inatlar vardır. Aşılmaz engelleri aştıran duygular vardır. İşte ben o duygularla beslendim Selimiye’de… O duygular kan oldu damarlarımda, kan!..” diye özetler bu dönemi. Büyük bir heyecanla düşüncelerini hayata geçirmek için durmaksızın çalışmaya başlar. Tarım işçilerinin filmini yapmak üzere ekibiyle birlikte Adana’ya gider. ‘Endişe’ filminin çekimine başlarlar. Fakat kısa bir süre sonra faşist provokatör hâkim Sefa Mutlu’yu vurduğu gerekçesiyle Eylül 1974’te yeniden tutuklanır. Bu dönemde en güzel filmlerinin senaryolarını cezaevinde yazar, çekimlerde danışmanlık yapar. Romanlar, hikayeler yazar. Siyasi yazılar kaleme alır. On dört sayı Proleter Devrimci Kültür Mücadelesinde Güney dergisinin çıkışına öncülük eder. Yasa dışı, 5 sayı Yurtsever Devrimci Demokrat ve iki sayı Demokrasi Bayrağı adlı dergilerin yayınlanmasını örgütler. Ekim Birlik Yayınları’nı kurarak siyasi broşürler yayınlar.

­­Bütün bu faaliyetler karşı devrimin gözünden kaçmaz. Yılmaz Güney’in yazdığı her yazı için yüzlerce yıla varan davalar açılır.

12 Eylül 1980’de generaller idareye yeniden el koyar. Tutuklamalar, insan hakları ihlalleri bu dönemde doruk yapar. Halkın devrimci güçleri için zor bir dönem başlar.

Bu ortamda Yılmaz Güney, “O duvarlarınız vız gelir bize, vız” deyip yurtdışına çıkar. Yurtdışına çıkışını şöyle gerekçelendirir: “Ülkemden ayrılmamı gerektiren esas neden, hakkımda düşüncelerimden ötürü açılan ve yüz yılı aşan davalar değildir. Bunlar 78 yılından beri süregelmektedir. Benim için, cezaevlerinde daha uzun süre kalma korkusu olsaydı, yurdumdan daha önce ayrılırdım, çünkü her zaman, hangi koşullarda olursa olsun ister kapalı ister sivil, aşamayacağım cezaevi, duvar yoktu. Bu olanaklara her zaman sahip oldum. Her zaman da bir yurtsever olarak, kendi kültür ve alışkanlıklarına bağlı bir insan olarak, ülkemin en kötü hücresi, başka ülkenin en güzel, en rahat yerlerinden daha iyidir dedim kendime. Gelgelelim bu iyimser bakışımı karartan çok şeyler oldu son zamanlarda. Ben bir sanatçıyım ve sanatımın odak noktası sinema. Sinema yapmak benim için hayat bulmaktır, yeniden hayat kazanmaktır. Ne yazık ki, son uygulamalar beni can damarımdan koparttı.”

Sürgünde hemen faaliyete geçer. Önce ‘Yol’ filmini Cannes Film Festivaline yetiştirir. Sonra ‘Duvar’ filmini sürgün şartlarının bütün olumsuzluklarına rağmen çeker. Siyasi arkadaşlarıyla bir araya gelerek ülkenin sorunlarını tartışır ve Mayıs Dergisi’nin çıkışına önderlik eder. Birçok projeleri vardır, yeni filmler, günlük bir gazete, Ege Denizi’nden yayın yapacak bir korsan radyo gibi… Fakat kötü hastalık bunlara müsaade etmez, 9 Eylül 1984’te Paris’te aramızdan ayrılır.

Ölümünün ardından Türkiye-Kürdistan halkının acısını yazar Ömer Polat şöyle ifade ediyor: “Bizler, yurtdışında olan bizler. Alınteri döken, uğruna canını verdiğin insanlarımız. Aydınlarımız, gençlerimiz, yiğitlerimiz… Yurtdışında, sürgünde, ekmek parası peşinde olan bizler doya doya yanıyoruz acına. Acını aramızda paylaşmaya çalışıyoruz. Yaşı kırkı geçmiş bir Kürt işçi ne dedi ardından biliyor musun? ‘Yılmaz sağken, öyle biliyordum ki, Paris’te bir ordumuz var, ama şimdi?’ İşte aynen böyle söyledi, yaşı kırkı geçmiş, beli el kapısında kamburlaşmış bir Kürt işçi.”

Yılmaz Güney’i anmak ve anlamak günümüzde ne anlama gelir? Her geçen gün daha da otoriterleşen faşist sistem; muhaliflerini susturma ve İslami diktatörlüğü pekiştirme ve kalıcılaştırma yolunda ilerliyor. Tüm direniş kalelerini dağıtmayı amaçlıyor. Türkiye’de yaşama hakkı bulamayan binlerce aydın, akademisyen, gazeteci, muhalif yaşamını yurdundan, mücadelesinden uzaklarda sürdürmek zorunda bırakılmıştır. 12 Eylül’ün kara günlerinde Yılmaz Güney, Mayıs Dergisi Bildirge’de halkına şöyle sesleniyordu: “Direniş ateşi sönmeyecektir. Direnen tek kişi bile kalsa, direniş sürüyor demektir. Birin binler, on binler, milyonlar olduğuna tarih tanıktır. Tarih bizim zaferimize de tanık olacaktır!”

Yılmaz Güney’i anmak ve anlamak ülkedeki demokratik cumhuriyet ve sosyalizm mücadelesine, Kürtlerin özgürlük mücadelesine omuz vermek anlamına gelmektedir. Hiçbir diktatörlük kendi isteği ile çekip gitmez. Diktatörlüklerin yıkılması güçlü halk hareketinin oluşmasına bağlıdır. Zindanların boşalması, siyasi tutsakların özgürlük mücadelesinde daha etkin bir şekilde yer alması, tecridin bütün şekillerinin yok olması, onurlu bir barış görüşmesinin hemen başlaması, faşizmin yıkılması halkımızın kararlı mücadelesiyle mümkün olacaktır. Yılmaz Güney ve tüm ortak değerlerimiz bu mücadelede bizimledir ve mücadelemizde yaşayacaklardır.

Ölümünün 35’inci yıldönümünde sinema dehası ve büyük devrimci Yılmaz Güney’i Dersim Dağları’nın gür sesi Ozan Zamani’nin bir şiiriyle, saygıyla, hasretle anıyorum:

Dikenler içinde gül gibi bitti

O bizden biriydi, bizim kalacak

Bir gün aramızdan ayrılıp gitti

O bizden biriydi, bizim kalacak

Ömrünün yarısı geçti hapiste

Devrimi haykırdı en son nefeste

Kürdistan’da doğdu, öldü Paris’te

O bizden biriydi, bizim kalacak

Gömdük kalbimize yaşar bizimle

Devrim kavgasına koşar bizimle

Bir zafer sabahı coşar bizimle

O bizden biriydi, bizim kalacak

Yazarın diğer yazıları

    None Found