İLE

Hayatı kocaman bir oyuk olarak düşün. O oyuğun neyle, nasıl, ne şekilde doldurulduğunu bir de… Kutsallıkları olanın doldurduğu oyuk görünmez ama varlığı orada bilinen bir dolgu ile doludur; zaman iğnesi tarafından dikilir, bilinen ama görünmez bir bedende prova edilir ve işte insan, deriz.

"İle" bağlaçtır, biliriz. Neleri bağlar birbirine? En kutsal "ile" nedir, kimdir ya da? 

İki fotoğraf, taze günlerden. Biri "ile"yi biri "oyuğun endişesini" anlatması için önemli.

"Başarı, insanın gazetede kapladığı yerdir. Başarı tek bir günün utanmazlığıdır" diyordu Elias Canetti. Bu utanmazlığın fotoğrafı sair seneler boyunca çekildi, çekilmeye devam ediliyor. İşte onlardan ikisi. Ve bu iki fotoğrafın öznelerinden biri "ile" bağlacından kopuk, anlamsızlık çağrısı aynı zamanda…

Şırnak’ı yaktılar, yıktılar biliyorsunuz. İşte o yanmış, yıkılmış bir evin salonunda muzaffer komutan edasıyla duran bir adam, kendi çapında vali yardımcısı. Ceketini iliklemiş, seyrek saçlarını geriye doğru taramış, siyahlar giymiş… İçinde durduğu yanmışlık zaten siyah. Kötülüğün rengi tavanda yer yer tavsamış olsa da, adamın siyahlığı ile benzerlerinin yarattığı siyahlık betonda birleşmiş. Kapı ya da pencere pervazına bir ayağını dayamış, uzaklara bakıyor Güneşe bakıyormuş. "Into the sun"mış pozun adı. 

Gecenin dünyayla kurduğu bağın adı güneş. Hayatın "ile"si bu da. Gelecek güneşli, adama göre. Oysa baktığı yerde bir gelecek yok, en azından onun için. Baktığı yerde kendisine doğru koşan nefret sözcükleri var, intikam yeminleri var, lanet var… Ama o bakıyor, öyle artistik bir edayla. Gözlüklerini çıkarsa sinik gözlerini ne tür bir irinin kapladığını göreceğiz. Ama görmeyelim, değil mi? Kalsın o bir gazete kenarı utancıyla. Kalsın. Tek bir günün utanç kahramanı olarak anılsın. 

İkinci fotoğraf hayatın "ile"si, yani bağı, bağlacı bir kadın, bir ana… Hayatı çocukları için kovalamaktan yorulmuş ama uslanmamış bir ana. Şimdi yerde. Başında o penceredeki adamın üniformalısından birkaç tane, biri ayağını kaldırmış, kadının yüzüne yüzüne… "Yapma" diyor ana, elleri havada, sürüklenmiş belli, her yeri toz toprak içinde… 

Oğul hayatla bağını kuran "ile"si için sesleniyor: "Bu fotoğraftaki kadın benim annem. Bunu yapan alçakların yakasını bırakmayacağım." Ki o yakayı tutacak kollardan biri seneler önce aynı adamların kepçesi ile koparıldı bedeninden, sonra bir köpek çöpte buldu ve sokak sokak gezdirdi o kolu… O kolu tutmuş, boynuna dolamış ana yerde şimdi.

Bırakma oğul. Tut "ile"nin elini, koy göbek deliğinin üzerine, hayatı besleyen oyuk göbek çünkü, sen annenin bağısın, ana hayatın "ile"si. Daha eksiksiz bir nefret için boyun eğmen gerekmiyor. Tut "ile"nin elini, kaldır yerden, silkele tozunu düşmanın, temizlensin. Hayatın bize şarkısı çok.

Bir oyuk daha vardır. Ki o oyuğu ne görünen ne de görünmeyen doldurabilir. Zaman yetmez ona, ip yetmez, iğne dikemez… Hayat verenle hayat alanın aynı adres olmamasından kaynaklanan bir oyuk. Kadın ile erkeğin "ile" olma halinden feragat ettiği oyuk. Güneşe baktığını sanan ve ayağını bir anaya kaldıranın "ile"sizliklerinden doğan oyuk, zaman dahi çaresiz bu oyuk karşısında. O kadar yani…

Yazarın diğer yazıları